Jack Kerouac

Jack Kerouac

Yazar
7.9/10
307 Kişi
·
986
Okunma
·
283
Beğeni
·
17649
Gösterim
Adı:
Jack Kerouac
Unvan:
Kanadalı-Amerikalı Romancı ve Şair
Doğum:
Lowell, Massachusetts, Amerika Birleşik Devletleri, 12 Mart 1922
Ölüm:
St. Petersburg, Florida, Amerika Birleşik Devletleri, 21 Ekim 1969
Jean-Louis "Jack" Kerouac (12 Mart 1922 - 21 Ekim 1969) Kanadalı-ABD'li romancı ve şairdir. Yakın arkadaşları Allen Ginsberg ve William S. Burroughs ile birlikte Beat Kuşağı akımının kurucusu ve Yolda (On The Road) adlı romanıyla bu akımın simgesi olarak kabul edilir.

Kerouac, 1922'de Lowell, Massachusetts'te dünyaya geldi. Babası Léo-Alcide Kéroack ve annesi Gabrielle-Ange Lévesque Quebec'in yerlilerinden Fransız kökenli Kanadalılardı. Aile daha sonra Lowell'a yerleşmişti. Jack Jean Louis Kirouac adıyla vaftiz edildi ve ana dili evde konuşulan Quebec Fransızcasıydı (İngilizce'yi ancak 6 yaşında okula başladıktan sonra öğrenecekti).

Dört yaşındayken abisi Gérard daha sonra Visions of Gerard romanında anlatılacak bir romatizmal hastalık sonucu dokuz yaşında öldü. Annesi dindar bir Katolik idi ve kocasının içki, tütün ve kumara düşkünlüğü arttıkça inancı derinleşti. Kerouac annesine çok bağlıydı, üzerindeki etkisi büyüktü ve ileride ondan "aşık olduğum tek kadın" olarak bahsetti.

Amerikan futbolundaki yeteneği sayesinde burs kazanarak New York'da Columbia Üniversitesi'ne girdi. Ağır bir sakatlık ve antrenörüyle sürtüşmeleri sonucu spor kariyeri sönünce bursu yenilenmedi. Bunun üzerine üniversiteden ayrılan Kerouac bir süre New York'un Upper West Side mahallesinde kız arkadaşı Edie Parker ile yaşadı. Romanlarında hep bahsedeceği Beat kuşağının çekirdeğini oluşturan insanlarla burada tanışmıştır: Allen Ginsberg, Neal Cassady ve William S. Burroughs.

1942'de deniz ticaret filosuna, 1943'te de Deniz Kuvvetleri'ne katıldı, fakat şizoid bir kişiliği olduğu gerekçesiyle ordudan uzaklaştırıldı.

1944'de arkadaşı Lucien Carr'ın işlediği bir cinayete Burroughs'la birlikte adı karışınca tutuklandılar. Edie'nin büyükbabasından kalan mirası alabilmesi için cezaevindeyken onunla evlendi ve böylelikle kefalet ücreti yatırılabildi.

Aşırı ölçüde alkol kullanan Jack Kerouac, 47 yaşında, sirozdan kaynaklanan şiddetli bir iç kanama geçirerek öldü. Öldüğü sırada üçüncü karısı Stella Sampas Kerouac ve annesi Gabrielle ile birlikte yaşamaktaydı. Mirasının büyük bir kısmı annesine kaldı. Gabrielle 1973'de ölünce, onun bıraktığı bir vasiyet gereği, eserlerinin hakları Stella'ya geçti. 2009'da diğer aile üyelerinin bir Florida mahkemesinde açtığı dava sonucunda bu vasiyetin sahte olduğu saptandı.
Bu, hayatımın en değişik, en garip anıydı; kim olduğumu bilmiyordum, evimden uzakta ve yol yorgunuydum, daha önce görmediğim ucuz bir otel odasında yatıyordum.
Ondan hoşlanmıştım galiba. Sonradan kanıtlayacağı gibi iyi biri olduğundan değil, her şeye hevesli olduğundan.
Slim ilk yudumu alır almaz gözleri parlayan, hiç tanımadığı insanlara hayatını anlatmaya başlayan içkicilerdendi.
Yorgundum.Kendimi cehennemin dibinde,iğrenç bir yerde,yabancı ve kaybolmuş biri gibi hissediyordum.
Çünkü benim ilgimi çeken insanlar deli olanlardır, yaşamak için deli olan, konuşmak için deli olan, her şeye aynı anda ihtiras duyan, hiçbir zaman esnemeyen ya da sıradan bir şey söylemeyen...
yaşamak için deli olan, konuşmak için deli olan, her şeye aynı anda ihtiras duyan, hiçbir zaman esnemeyen ya da sıradan bir şey söylemeyen... ama gece boyunca maytaplar gibi yanan, yanan, yanan...
360 syf.
·9 günde·8/10
İnsandaki maceracı ruh her zaman bir serüven arayışında olmuştur ve insanlık sürdükçe bu arayış içinde de olacaktır. Bu arayış insandan insana farklılık gösterebilir. Şöyle ki, her insanın hayata bakış açısı beraberinde kişiye özgü o hayatı yaşayış biçimini geliştirir. Bu yüzden bazı insanların yaşamları ilk başta bizlere garip ya da harika gelir. Kimi insan bize göre akademik manada çok daha çalışkan ve azimlidir, ona bakıp deriz ki, "bu kadar çok çalışmaktan hiç sıkılmıyor mu acaba?" hayır, o kişinin de hayatı karşılama ve yaşayış biçimi, bakış açısından dolayı o şekildedir, ve hayatı asla onun gözünden göremeyeceğimiz için bu belki de biraz önyargılı bir ifade olacaktır. Ya da başka birinin yaşadığı bir hayata bakıp,"böylesine bir sefalet içinde yaşamaktan rahatsız değil mi?" ona sorarsanız hayır; üstte yine dediğimiz gibi hayat her insana farklı perspektiflerden görünür. Bu açıdan okuma eylemi insan hayatında çok önemli bir yerde olmalı. Öyle ki, mümkün olan her vaktini okumaya ayırmalı insan. Tek perspektif ile yetinmek, okuyan bir insan için gün geçtikçe dayanılmaz bir işkence gibi gelmeye başlayacaktır. İşte bu yüzden de okuyan insan her daim daha fazlasını okumak ister. Evet, asla hayata başka birinin gözünden 'tam olarak' bakamayacağız belki de ama en azından bu farklı perspektiflere okuyarak şahit olmak bize başka gözlerden bakma konusunda ilham verir bunun için daha çok çaba sarf etmemize yol açar, fakat buna nazaran bunun tam olarak mümkün olmadığını da kanıtlar aynı zamanda bize. İşte, belki de hiç sonuçlanmayacak bu gibi bir 'çaba' içerisinde olmak insanlığın en sevdiği duygulardan biri.

Kerouac'ın yaşamı da genel hatlarıyla, üstte bahsettiğimiz gibi bir 'sürekli çaba' ilkesine dayanıyor zannımca. Ve yine bahsettiğimiz gibi hayatın ona karşılık gelen en iyi açısını yakalayıp ona sarılıyor ve çok mutlu olduğu bir yaşama sahip oluyor; kimi insanlara göre sefalet içerisinde yaşamış olsa da. Önemli olan bu 'kimi insanlar' değil, sizin hayat güneşinden doğru ışınları doğru zamanda almanızdır. Bu açıdan insanı çok özel bir tür çiçeğe benzetiyorum kendimce. Ana besin kaynağı güneş olan özel bir tür çiçek. Sadece kendine has olan, diğer çiçeklerin alamayacağı özel ışınlar ile besleniyor, ama kaynak yine aynı, güneş; o sıcak kaynağımız milyonlarca farklı ışın türü çıkarıyor. Önemli olan o çiçeğin kendine en uygun olan ışın ile büyüyüp filizlenmesi.

Hayattan kendine has yansımayı bulan insan, hayatını her ne şekilde geçirmiş olsa da, en azından hayallerinin arkasından gidip ve mutlu bir yaşam sürüp hayatını tamamlamak üzere yaşıyordur. İnsanlar arasında şöyle bir yanılgı var, insan eğer hayal kuracaksa çoook büyük hayaller kurmalı. Hayır. İnsan kendini tatmin ve mutlu edecek hayaller kurmalıdır. Ki zaten bir hayalin büyük ya da küçük olması da insandan insana göre farklılık gösteren bir ifadedir. Bu hayallerin küçük veya büyük olması önemli değil insanı mutlu etmesidir mühim olan. Buna incelememizde Neal ile tanıştığımızda değineceğim.

Kerouac bu eserinde gerçek yaşam hikayesini tüm olağanlığı ile anlatıyor. Bu açıdan çok gerçekçi bir yazar olduğunu kabul etmeliyim. Kerouac kısaca özetlersek hayatını kendine göre maceracı bir ruh ile geçiren bir insan. Ve buna 'giderek' ulaşmış bir insan. Nedir bu gitmek? Bunu Kerouac'a sorun, hem de tam gecenin bir yarısı bomboş bir otobanda geçen tek tük araçlara otostop çekmek için kolunu yorgun argın kaldırmaya çalışırken. Muhtemelen size belirli bir cevap veremeyecektir. Çünkü kendisini o maceraya öylesine kaptırmıştır ki, onun için yaşam o an için macerasından ibaret olmuştur. Yaşamı bir an için otostop çekmek için ağrıyan kolunu kaldırmaktan ibarettir, bir an için de yolda yürürken ayağındaki eski püslü ayakkabılara göz attığında. Bu anlık mutlulukların ve maceranın bir hayat biçimi haline getirilişinin öyküsüdür Yolda.

Kitabın konusundan genel ve somut olarak bahsedecek olursam, Kerouac'ın bir gezgin olmasını, bu süreçte yaşadığı şeyleri ve arkadaşı Neal'ı anlatıyor. Ama elbette ki daha önemli olan şey kitabın benim üzerimdeki etkileri. Maceraperest ruhlar kendilerini en iyi kendi maceraları üzerinde iken ifade ederler. Yapmayı en sevdiği şeyleri yaparken onların yazdıkları yazıların edebi değeri gerçekten olağanüstü oluyor. Tıpkı Evliya Çelebi'nin gezilerini yaparken yazdığı yazılarının çok içten, gerçekçi ve samimi olması ya da Thoreau'un doğada iken yazdığı düşünce yazılarının çok hoş bir derinlik ile harmanlanmış olması gibi. İşte bu yüzden yazarların günlüklerinin bile okunması, o yazarı anlamaya çabalama adına çok önemli bir noktadır.

Romanda anlatılan olayların tamamı elbette ki genel olarak tamamen bir yolculuğu içeriyor. Bu açıdan eserden biçimsel olarak da bahsetmek istiyorum. Hikaye, sanki yolculuğun o olağan ama heyecanlı hareketliliğini yansıtması için bir çırpıda yazılmış gibi görünüyor. Tıpkı tüm metni Kerouac ayakta, koşarak yazmış gibi hissediliyor o yüzden. Metinde hiçbir paragraf yok. Hikaye ifade edildiği şekilde toplam beş kitaptan oluşuyor. "BİRİNCİ KİTAP, İKİNCİ KİTAP..." şeklinde bazı yerlerde ibareler var, ama o ibareler bile paragraf konulmadan yerleştirilmiş. Eğer normal bir metin gibi paragraf ve bölümler konularak yazılmış olsaydı bu eser, paragrafın getireceği en ufak bir boşluğun metindeki koşuşturma ve hareketlilik hissini dağıtacağına, yok edeceğine emin olabilirdiniz. Tabii durum böyle olunca kitabı siz de sanki koşarak, bir anda okuyorsunuz. Okurken sıkça yaşadığım duygular, kitabın kendini okutmasını fark etmem ve bu koşuşturmacaya katılıp, kendimi kaptırdığımda okumuş olduğum sayfa sayısının çokluğuna bakarak şaşırmış olmamdı.

Otostop kavramının hayattaki sıcak karşılığına sıkça dikkat çeken Kerouac, otostopu, her yaptığında onlarca insanla karşılaşarak insanın kendini daha da çok hayatta hissetmesini sağlayan bir eylem olarak görmüştür bir anlamda. Otostop çekerken tanıdığın yeni insanlar, yeni hayatlar. Bir anda oluşan samimi bir sıcaklık. Aslına bakarsanız otostopta iki seçenek vardır. Ya sizi aracına alan kişi sizi hoşgörü ile karşılar ve hemen kaynaşıp samimi sohbetlere dalarsınız ya da yol boyunca gideceğiniz yere kadar tedirgin bir suskunluk olur. Aynı zamanda Kerouac'ın dikkat çektiği çok önemli bir nokta daha var. İnsanın kendisini, hayatındaki değişiklikler nedeniyle tanıyamaması durumu. Rastgele meydana gelen olayların sonucunda rastgele bir şekilde yaşanan durumların o rastlantısallığını hissetmenin vermiş olduğu düşünceler ve o haz. Bu gerçekten insan için oldukça yoğun bir duygu durum değişikliği. Jack'in hayatının büyük bir kısmı 'yolda' geçtiği için, zaman zaman kendine bir benzin istasyonunun tuvaletindeki ya da bir pansiyonun koridorundaki aynadan baktığında kendini bir anlığına tanıyamama hissini çok iyi ifade etmiştir. Bu açıdan hikayenin birçok yerinde şu gibi cümlelere rastladım: "Ben burada ne arıyorum?" ya da "Benim burada ne işim var?" gibi. İnsanın kendini yaşamda kaybedip (en azından kendi istediği ve zevk aldığı bir yaşamda) tekrardan kendini bulduğu anda yaşadığı his paha biçilemez olmalı.

Konumuzla ilgili güzel bir resim: https://hizliresim.com/XML1O7

Kerouac aynı zamanda dediğim gibi çok gerçekçi bir metin oluşturmuş. Özlü ve havalı sözlerden uzak bir metin yazmış. Başka bir deyişle kitapta hikayenin gidişatında özlü sözler yazmak için ayrı bir çaba gösterilmemiş. Bazı yazarlar vardır, araya bir özlü söz sıkıştırmak uğruna konu bütünlüğünden uzaklaşır. Ama Jack bunu yapmıyor kesinlikle; hayatın onu zamanı gelip düşünmeye ittiği vakitlerde o anda aklından geçen şeyleri yalınlıkla ifade etmiş. Araya özlü söz sıkıştırmak mutlaka sonradan yapılan bir durumdur ama Jack'in yaptığı şey o anda aklından geçenleri ifade etmek, hiçbir süsleme kullanmadan. Bu türden bir yazı biçimi bir anlamda o süslü yazı biçimlerinden çok daha güzel ve değerli oluyor.

Eserdeki tek hoşuma gitmeyen ve olumsuz olarak eleştireceğim yön, bazı bölümlerde abartılan bir cinsellik kavramının bulunması. Kitaplarda cinsellik kavramının bulunmasına karşı değilim yanlış anlamayın, cinselliği hayatından çıkarmaya çalışan, izlediği filmlerde ya da okuduğu kitaplarda görmekten nefret eden biri de değilim. Cinsellik de hayatın gerçeklerinden biri olduğu için realist eserlerde çok önemli bir işleve ve yere sahip, anlık olarak değil bütünlüğü sağlamak adına. Ama sizin de Yolda'yı okuduğunuzda şahit olacağınız üzere bunun bazı bölümlerde abartıldığını düşünüyorum. Bu bölümler yerine keşke Neal'den daha fazla bahsedilseydi diye düşünmedim değil açıkcası. En azından bunlara şahit olmak yerine Neal'i daha da fazla tanımak isterdim.

Evet, peki kim bu Neal? Hikayenin neredeyse tamamını kaplayan o efsanevi Neal'den bahsetmemek de olmaz. Neal, Kerouac'ın en değerli en önem verdiği arkadaşı. Neal'ı bize çok aşina olan şu cümle ile tanımlayabilirim zannımca: "Çalışsa çok başarılı olur ama kafasını aylaklığa harcıyor". Tanıdık geldi, değil mi? İşte Neal tam böyle bir insan. Ama kime göre neye göre aylaklık ya da aylaklık nedir, o tartışılır. İlk başta bahsettiğim üzere, insanın hayallerinin büyük olması önemli değildir bana göre. İşte bunun en güzel örneklerini Neal verir bize. Bir trene kaçak bir şekilde binip, trenden en eğlenceli bir biçimde atlamak, arkadaşları ile küçük çocuklar misali koşu yarışı yaparken diğerlerini yarışta geçmek, bir araba ile zifiri karanlık bir vadideki otoyolun ortasında tüm farları söndürerek bir saat boyunca durmak , ülkenin tüm tuvaletlerindeki duvarlarda ve tuvalet kapısında yazan yazıları birbirleri ile karşılaştırmak, bir ormana girip yarı çıplak bir vaziyette toprağa uyumak üzere uzanmak... İşte bunlar Neal'ın gerçekleştirdiği hayallerinden bazıları. Kuşkusuz bu hayallere ve hayattan haz almaya o denli bağlı bir insandı ki çoğu insanın büyük hayallerini gerçekleştirirken alamadığı zevki Neal bunları gerçekleştirirken kolaylıkla alıyordu.

Ama bilirsiniz, bu türden insanlar diğer insanlara göre hayatı çok daha güzel yaşadıklarından dolayı mıdır ya da sosyal yaşantılarında aşırıya kaçan tipler oldukları için midir, insanlar tarafından bir süre sonra dışlanıyorlar. Neal'ın hayatı karşılama biçimi olan o çılgınlığı kavramayan birçok insan onu terk etmiş, onunla iletişimini kesmiştir. En yakın sandığı arkadaşları olsun, evlendiği kadınlar olsun herkes onu yarı yolda bırakmış olmasına rağmen, Neal halen daha bir çocuk gibi ya da Kerouac'ın ifadesiyle "bir melek gibi" mutludur. Neal aslında içinde 'delirmiş bir zeki insanı' barındıran birisidir bana göre. Hikayenin bir bölümünde Neal arabayla son sürat otobanda giderken karşıdan gelen bir kamyonun önüne doğru sürmeye başlar, karşı şeride geçer, son anda kaza yapmalarına ramak kala bir anda direksiyonu kırar, doğru şeride girer ve o anda kahkahalara boğulup arabadaki dostu Jack'e ve arka koltuktaki yüzü kireç gibi olmuş insanların yüzüne bakar. Aslında bu ona göre bir testtir. Hayatı çeşitli mini denemeler, mini testler ile yaşamayı seven biridir Neal. Ölüm korkusunu da bu şekilde test etmiş, insanların ölümden ne kadar korktuğunu görünce kahkahalara boğulmuştur.

Neal aslında potansiyel olarak olağanüstü bir zihinsel enerjiye sahip bir insandır. Bazen şunu düşünüyorum; eğitimsiz ama zihni karmaşıklıkla dolu bazı insanlar (Neal gibi) eğer düzgün eğitim almış olsalardı modern dünyanın Einstein'ları haline gelirlerdi belki de. Bu açıdan Kerouac, Neal'i de şöyle tanımlıyor: "...her zamanki gibi sorun, coşku ve hız yumağıydı.". Ama yine de Neal'in kendisine en çok haz verecek olan frekansta yaşamış olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan bir önceki gibi düşünceler bu anlamda yersiz oluyor. Kitabı bitirince ilk işim Neal'i görmek için onu internette araştırmak oldu. İncelememin sonlarına doğru Neal'in birkaç fotoğrafını sizinle paylaşmak istiyorum:

https://hizliresim.com/nQL68l
(Soldaki Neal, sağdaki Kerouac)

https://hizliresim.com/v6n21v
(Neal)

Ayrıca Siren Yayınları'nın da çevirisinin oldukça iyi olduğunu düşünüyorum. Orijinal metin olduğu gibi aktarılmaya çalışılmış, kelime oyunları, tekrarları bile en benzer şekilde dilimize çevrilmiştir zannımca. Yolda, gerçekten de döneminin hakkını vermiş, o döneme damga vurmuş ve Beat Kuşağı gibi akımlar için tetikleyici eserlerden biridir. Bu koşuşturmaya Neal ile birlikte katılmak olağanüstü bir heyecan olacak sizin için...
496 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Yolculuk yapmayı hayatının ideolojisi olarak tanımlayan yazar Jack Kerouac, 1950'lı yılların son senelerinde ülke içerisinde ve Meksika'ya yaptığı serüvenli yolculukları anlattığı 'Yolda' romanında diğer taraftan Neal Cassady ile olan yakınlığını anlatır ve Cassady'den ne denli etkilendiğine vurgu yapar her daim...

1951 senesinde büyük bir gayret sergileyip aniden yazdığı bu roman, ülkesinde ancak 1957 senesinde sansürlü ve hikaye kahramanlarının isimleri değiştirilmiş haliyle yayınlanabilir. Orjinal metnin yayınlanması ancak iki binli yıllarda mümkün olacaktır.

Bizim ülkemizde ise bu roman ilk 1993 senesinde, artık faal olmayan Kıyı Yayınları tarafından yayınlanmıştır. 2008 ve 2009 senelerinde Ayrıntı Yayınları, romanı yayınlamış fakat yayınlanan kitapta kahramanlarımızın isimleri değiştirilmiş haldedir yani metin orjinal değildir. Zaten bu yayınevimiz sonraki yıllarda bu kitabı tekrar yayınlamamıştır. 2016 senesinin Aralık ayında Siren Yayınları ülkemizde ilk orjinal metni yayınlayan yayınevi olmuştur. Hikaye içerisinde sevdiğimiz kahramanların (Neal Cassady, Allen Ginsberg, Carolyn Cassady, Bill Burroughs) isimlerine rastladıkça tebessüm ediyoruz. Başarılı çevirmenimiz Avi Pardo'nun dahiyane Türkçesi ile daha da kıymetlenen bu eseri ( reklam yapıyormuşum gibi görünmek istemiyorum fakat) Siren Yayınları'ndan okumanızı tavsiye edeceğim.

Keyifli okumalar...
496 syf.
·Puan vermedi
"Bazı kitaplar edebiyat tarihine damga vurmakla kalmaz, efsaneye dönüşür: Kerouac'ın başyapıtı Yolda, bu kitaplardan biridir..." Avi Pardo'nun çevirisiyle yeniden raflarda...
496 syf.
·Beğendi·10/10
Bazı kitaplar vardır sizi sarıp sarmalar o kitaplarla o kadar çok bütünleşirsiniz ki onlar olmasıydı tam anlamıyla siz olamayacağınızı hissedersiniz; ara sıra düşünürüm bizi çok sarsan kitapları biz mi buluruz yoksa onlar mı bizi belkide de ikimiz de bir şekilde birbirimizi buluyoruzdur. Genelde iri kelimelerden kaçınırım kolay kolay bir şey için bu böyledir şu şöyledir diye övmeyi sevmem. Okurluğun farklı aşamalardan geçmiş ve bir şeylerin farkına varmış her okuru kendi yapan kitaplar vardır .Kerouac' ın Yoldası benim için böyle bir kitap , beni ben yapan en önemli kitap Yolda dır , onu okuduğumdan beri yollara aşığım ve bir şekilde hep yollardayım ... Bu kitabı gerçekten okuyup anlayan biri mutlaka yollara koyulmayı , güzel kadınlarla takılmayı , caz müziği dinlemeyi ve kendini gerçekleştirebilmeyi ister, bir gün yaşamı sona erdiğinde gerçekten yaşadım diyebilmeyi ...
496 syf.
·8/10
Lise yıllarımda çok etkilendiğim bir akımdı NeoBeat, Kerouac da öncüsüdür bildiğiniz üzere. Sonraları bu akımın çok da beni yansıtmadığını fark ettim ama yine de Yolda okuyabileceğiniz en dolu dolu kitaplardan biri. Felsefe yolda olmaktır diyorsanız tam size göre. Bir insan hayatında ne kadar yollara düşebilir o yollarda neler neler yaşayabilir... Edebi değerinin yerinde olduğunu düşünüyorum. İmkanınız varsa orijinal ruloyu okuyun, sansürlü ve isimleri değiştirilmiş baskısını değil.
496 syf.
·Beğendi·9/10
Jack Kerouac beat kuşağını en iyi ifade eden bir yazar. Macera düşkünü, insan sevgisi dolu, paylaşmayı bilen karakter, müzikten anlayan, günü yaşayan(seize the moment) bir filozof bence. Beat kuşağını, savaş sonrası yılların bu protest kuşağını anımsamadan değerlendirme yapmak yanlış olur.
Kitabın orijinalini okudum, okurken bitsin istemedim. Ne yazık ki filmi kitabın aksine çok sıradan seks filmi gibiydi. Kitabın Türkçesi acaba ne kadar iyi tercüme, kitaptaki ruhu yakalamışmı merak ediyorum.
Yol hayattır, maceradır, düşünme sorgulama anıdır. İyi yollar, iyi yolculuklar.
120 syf.
·6/10
Kıymetli dostumuz Jack Kerouac, bu oyun tarzı eseri 1957 senesinde yazmış, sonraları annesi tarafından daktilo edilip düzenli bir metin haline getirilmiş. Yazarın ölümünden 36 sene sonra ancak yayınlanabilmiş, 2005 senesinde.

Eserde ben kişisel olarak diyalogların bir hayli sıkıcı olduğunu düşünüyorum, Milo'nun evine ziyarete gelen papaz ile yapılan diyaloglarda zaman zaman varoluşu sorgulayan konuşmalara rast geldim ve konuşmaların daha fazlasını umut ederken eser, sonra yine bilindik sıkıcı diyaloglarla devam ediyor...

Kerouac, bir konuşmasında bu eser için, isteğinin Amerikan tiyatro ve sinema kültürünü değiştirmek ve bu kültüre spontan bir ruh kazandırmak olduğunu söylemiş. Fakat insan bu eseri okuduktan sonra, neyse ki bu isteğini yerine getirememiş diyor.
Zaman zaman bu eserin sürreal olduğunu düşündüğüm dahi oldu, acaba öyle miydi?
496 syf.
·Puan vermedi
Caz ritimleriyle savrulan iki köksüz adamın yol temalı öyküsünün romanı. Kitap için yapılan şu yoruma katılıyorum öncelikle. Caz müziğinin geniş, doğaçlama soluğunu yankılamak isteyen yazarın, "spontan düzyazı" adını verdiği teknik vasıtasıyla giriştiği bir deney, bir karşı çıkış. Rulo haline getirdiği ve birbirine yapıştırdığı kağıtları-zaman yitirmemek için- satır başı kullanmadan üç haftada yazmış Kerauc. Kitap kışkırtıcı, hele o yılların Amerikan rüyası yaratma gayretini düşünürsek çok daha kışkırtıcı. Bugün bile okuyan kişiyi her şeyi geride bırakıp yollara düşmeye sevk ediyor. Reddedilen ya da Oğuz Atay'ın deyimiyle tutunamayanların öyküleri var kitapta. Düzensizliğin düzenini sevenlerdenseniz okumanızı öneririm.
147 syf.
·3 günde·Beğendi·6/10
Okuduğum kitaplardan kitap önerisi edinmeyi seviyorum. Bunun örneklerinden birisini Haruki Murakami’nin son romanı Sputnik Sevgilim’i okurken yaşadım. Kitabın kahramanlarından Sumire iyi bir kitap okuruydu ve Jack Kerouac’in kitaplarına bayılıyordu. Okuma esansında bu ismi not ettim ve yeni bir kitap sipariş listesi hazırlarken bu yazarın kitaplarını da inceledim. Nihayetinde ismi de son derece ilginç olan “ve hipopotamlar tanklarında haşlandılar” kitabında karar kıldım.

Her ne kadar incelemem Jack Kerouac’ın kitaplarına yönelik olsa da, seçtiğim kitap onun bir başka yazarla yazdığı ortak kitabıydı. Bilimsel ve araştırma içerikli kitapların ortak yazıldığına fazlası ile tanığımdır ama bir romanın ortak yazıldığının örneklerini çok fazla hatırlamıyorum. Kitabı seçme nedenlerim arasında bu olduğunu da söyleyebilirim.

“ve hipopotamlar tanklarında haşlandılar” aslında bir kayıp kitap. Romanın oluşum öyküsü bile başlı başına bir roman olabilir. Kitap, yazarları Jack Kerouac ve William S. Burroughs’un başlarından geçen gerçek bir yaşam öyküsünün kaleme alınmış hali. Ortak tanıdıkları bir arkadaşlarının, yine ortak tanıdıkları bir başka arkadaşlarını öldürmesini konu ediniyor. Olay o kadar gerçek ki, bu cinayetten dolayı, her iki yazar da cinayete ortak olmamalarına karşın, sonradan haberdar oldukları cinayeti polise bildirmemiş olmalarından dolayı gözaltına alınıyorlar. William S. Burroughs gözaltından etkili akrabaları sayesinde kurtulurken, Jack Kerouac bir süre tutuklanıyor. Serbest kaldıktan sonra, 1944-1945 yılları arasında bu kitap üzerine çalışıyorlar. Kitap bittikten sonra ise yayınlayacak yayınevi bulamıyorlar. Ve taslak raflarda çürümeye başlıyor.

Daha sonrasında her iki yazar da, başka kitapları ile ünlü olup, 1950 ve 1960’ların beat kuşağının temsilcileri olduklarında da kitabı yayınlanmak noktasında bir takım engellerle karşılaşıyorlar. Bu engellerden birisi de, cinayeti işleyen arkadaşlarının bir süre sonra serbest kalması ile bu konuyu alevlendirecek bir girişimde bulunmamaları ricası oluyor.

Kitap ancak yazıldıktan neredeyse 60 yıl sonra ve kitabın yazarları ile romanın tüm kahramanları öldükten sonra yayınlanabiliyor. Orijinal kitabın yayını 2008, Türkiye baskısı ise 2010 yılında gerçekleşiyor.

Kitabın kendisine gelecek olursak, roman, 1944 Amerikasında, ikinci dünya savaşının son dönemlerinde, iki arkadaşın gemide çalışmak için verdikleri uğraşlar ile bu iki arkadaşın çevresinde yer alan 7-8 kişilik grubun ilişkilerini ele alıyor.

Kitabın çok fazla edebi bir metin olduğunu söylemek mümkün değil. Oldukça sıradan ve tekdüze bir anlatım ile, kitabın kahramanlarının attıkları her bir adımı, aralarındaki sıradan her bir diyalogu takip etmemizi sağlayan içeriğe sahip. Bunun bir örneğine Salinger’in “Çavdar Tarlasında Çocuklar” kitabında da rastlamıştım. Ancak böylesi bir tarz bir romanı değersiz yapar mı sorusunun cevabını ise her iki kitap da net bir şekilde veriyor.

Kitabın sahnelerinin büyük çoğunluğu bar, meyhane, cafe ve restaurantlarda geçiyor. Kitabın karakterleri düzenli olarak alkol kullanıyorlar. Birkaç küçük uyuşturucu kullanma sahnesine de tanıklık ediyoruz. Karakterler arasındaki diyaloglar çok sıradan ve büyük olasılıkla yüklü bir argo içeriğe sahip ama yine büyük olasılıkla bizler buna çeviri nedeni ile temas etmiyoruz. Bu yaşam kültürünün ve dolayısı ile dilinin argo içermemesi mümkün değil.

Romanın öyküsünün ilginçliği gerçekten sınırlı. Kitabı, iki farklı kişinin bir şekilde birleştirilmiş günlükleri gibi okuyorsunuz. Anlatımın büyük çoğunluğunu sokak isimleri, meydan isimleri, içki isimleri ve öyküye nereden ve neden girdiğini anlamadığınız yan karakterlerin isimleri oluşturuyor.

Tüm bu sıradanlığına karşın, özellikle Amerika’da beat kuşağının oluşum sürecini gözlemlemek için önemli ipuçları barındırıyor. Ayrıca kitabın içerdiği öyküden çok, kitabın oluşum ve yayınlanma sürecinin ilginçliği bile okumak için teşvik edici olmalı diye düşünüyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Jack Kerouac
Unvan:
Kanadalı-Amerikalı Romancı ve Şair
Doğum:
Lowell, Massachusetts, Amerika Birleşik Devletleri, 12 Mart 1922
Ölüm:
St. Petersburg, Florida, Amerika Birleşik Devletleri, 21 Ekim 1969
Jean-Louis "Jack" Kerouac (12 Mart 1922 - 21 Ekim 1969) Kanadalı-ABD'li romancı ve şairdir. Yakın arkadaşları Allen Ginsberg ve William S. Burroughs ile birlikte Beat Kuşağı akımının kurucusu ve Yolda (On The Road) adlı romanıyla bu akımın simgesi olarak kabul edilir.

Kerouac, 1922'de Lowell, Massachusetts'te dünyaya geldi. Babası Léo-Alcide Kéroack ve annesi Gabrielle-Ange Lévesque Quebec'in yerlilerinden Fransız kökenli Kanadalılardı. Aile daha sonra Lowell'a yerleşmişti. Jack Jean Louis Kirouac adıyla vaftiz edildi ve ana dili evde konuşulan Quebec Fransızcasıydı (İngilizce'yi ancak 6 yaşında okula başladıktan sonra öğrenecekti).

Dört yaşındayken abisi Gérard daha sonra Visions of Gerard romanında anlatılacak bir romatizmal hastalık sonucu dokuz yaşında öldü. Annesi dindar bir Katolik idi ve kocasının içki, tütün ve kumara düşkünlüğü arttıkça inancı derinleşti. Kerouac annesine çok bağlıydı, üzerindeki etkisi büyüktü ve ileride ondan "aşık olduğum tek kadın" olarak bahsetti.

Amerikan futbolundaki yeteneği sayesinde burs kazanarak New York'da Columbia Üniversitesi'ne girdi. Ağır bir sakatlık ve antrenörüyle sürtüşmeleri sonucu spor kariyeri sönünce bursu yenilenmedi. Bunun üzerine üniversiteden ayrılan Kerouac bir süre New York'un Upper West Side mahallesinde kız arkadaşı Edie Parker ile yaşadı. Romanlarında hep bahsedeceği Beat kuşağının çekirdeğini oluşturan insanlarla burada tanışmıştır: Allen Ginsberg, Neal Cassady ve William S. Burroughs.

1942'de deniz ticaret filosuna, 1943'te de Deniz Kuvvetleri'ne katıldı, fakat şizoid bir kişiliği olduğu gerekçesiyle ordudan uzaklaştırıldı.

1944'de arkadaşı Lucien Carr'ın işlediği bir cinayete Burroughs'la birlikte adı karışınca tutuklandılar. Edie'nin büyükbabasından kalan mirası alabilmesi için cezaevindeyken onunla evlendi ve böylelikle kefalet ücreti yatırılabildi.

Aşırı ölçüde alkol kullanan Jack Kerouac, 47 yaşında, sirozdan kaynaklanan şiddetli bir iç kanama geçirerek öldü. Öldüğü sırada üçüncü karısı Stella Sampas Kerouac ve annesi Gabrielle ile birlikte yaşamaktaydı. Mirasının büyük bir kısmı annesine kaldı. Gabrielle 1973'de ölünce, onun bıraktığı bir vasiyet gereği, eserlerinin hakları Stella'ya geçti. 2009'da diğer aile üyelerinin bir Florida mahkemesinde açtığı dava sonucunda bu vasiyetin sahte olduğu saptandı.

Yazar istatistikleri

  • 283 okur beğendi.
  • 986 okur okudu.
  • 39 okur okuyor.
  • 1.178 okur okuyacak.
  • 61 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları