Hakan Günday’ın Az’ı, baştan sona karanlık bir yolculuk. Roman boyunca en çok Derdâ’nın bölümlerinde sinirlerim bozuldu; ona yapılan iğrençlikler, yaşadığı travmalar, her satırda insanın içini daraltıyor. Okurken kimi yerde öfkemden sövdüm, kimi yerde “yeter artık” dedim, hatta bazı sahneler resmen sinir krizi geçirtir gibiydi. Derdâ’nın yaşadıkları karşısında çaresizlik hissiyle birlikte, insanın insana yapabileceği kötülüğün sınırlarını görmek gerçekten sarsıcıydı.
Ama Derda’ya geldiğimde bambaşka bir şok yaşadım. Onun bölümlerinde kanım dondu, midem kasıldı. Özellikle birkaç sahnede kelimenin tam anlamıyla kitaba bakakaldım; Günday’ın dili öyle bir gerçekçilik taşıyor ki, insan o karanlığın içine hapsoluyor. Derda üzerinden anlatılan şiddet, nefret ve hesaplaşma, kitabın en ağır tarafını oluşturuyor.
Tüm bunların ardından gelen final ise çok farklı bir etki bıraktı bende. Onca karanlığın, tiksintinin, öfkenin ardından ilk kez yüzümde bir tebessüm belirdi. Kitap boyunca tek bir kere bile gülümseyememişken, Derdâ ve Derda’nın son sahnesi bana küçücük bir umut, minicik bir aydınlık sundu. Sanki tüm o acıların içinde hâlâ insanca bir bağ kurulabileceğini gösterdi.
Az, mideye yumruk gibi inen bir roman. Rahatsız edici, karanlık, öfke uyandırıcı ama aynı zamanda unutulmaz. Kitabı bitirdiğimde tek söyleyebildiğim şey “vay be” oldu. Çünkü Günday, insana hem en berbat hem de en insanca yanlarımızı aynı kitapta yaşatmayı başarıyor.
Ayrıca sanırım, uzun zamandır aklımda olupta o kadar da ilgimi çekmeye bir kitap olan Tutunamayanları, yakın zamanda okumak için okuma listeme ekleyeceğim…