Okuma Süresi: 3 Nisan – 5 Haziran
Sayfa Sayısı: 416
Canan Tan’ın Eroinle Dansı, beni hem etkileyen hem de yer yer mesafede tutan bir okuma deneyimi sundu. Uyuşturucu bağımlılığı gibi ağır ve sarsıcı bir meseleyi merkeze alarak ilerleyen bu roman, özellikle genç yaşta yapılan seçimlerin nasıl birer dönüm noktasına dönüşebileceğini gösterme çabasında.
Eylül ve Dünya karakterleri etrafında şekillenen hikâyede, ben en çok bu iki karakterin birbirine olan benzerliğini düşündüm. Hatta zamanla bu ikilinin, belki de tek bir ruhun farklı yüzleri olabileceğini hissettim. Dünya, bana göre Eylül’ün gölge yanıydı. Jung’un “gölge” arketipini düşündüren bir yansımaydı bu. Dünya’nın karanlığa çekilişi, Eylül’ün içinde bastırdığı, ama zamanla onunla özdeşleştiği bir içsel parçayı temsil ediyor gibiydi.
Yine de Eylül’ün bu dönüşümünün anlatılış biçimi, bana yüzeysel geldi. Eroinle tanışma süreci, sanki sadece dışsal etkilerle şekillenmiş gibi yansıtılmış. Oysa ben karakterlerin iç dünyasını daha fazla anlamak, kararlarının ardındaki çatışmaları daha çok hissetmek isterdim. Belki bu beklentim, edebiyata olan ilgim ve karakter derinliğine duyduğum merakla da ilgilidir.
Romanın sonu, benim için biraz belirsizdi. Dünya’nın ölümü ve Eylül’ün içe kapanışı, sarsıcıydı; ama bu sarsıntı, duygusal bir bütünlükle değil de ani bir kırılmayla verilmiş gibiydi. Yine de, kitabın bu tarafı bende bazı duyguların izini bıraktı: kayıp, çaresizlik, kimlik dağılması…
Eroinle Dans, bana okuma süreci boyunca zaman zaman “neden?” dedirtti. Bu “neden”lerin bazıları yanıtsız kaldı, bazılarıysa beni kendi içimde başka yerlere götürdü. Kimi kısımlarına mesafeli dursam da, sonunda okuduğuma pişman olmadım. Belki de bazen bir kitabı anlamaya çalışmak, onu sevmekten daha derin bir bağ kurdurur insana.