Kitabı okuyuşumun son 40 dakikasında kitaptan nefret ettim. Zaten kısa bir kitap olduğundan 1 saat içinde bitirdiğimi düşünürsek. Sevdiğimden daha çok nefret etmişim gibi.
Kitabın ilk cümlesiyle baş karakterimizin annesinin öldüğünü öğreniyoruz. Ve bu cümleden de cenaze sahnesinden de çok büyük keyif aldım. Kitabın ilerleyen kısımlarında karakteri içinde tutan nihilistik hava bana Turgenyev'in Babalar ve Oğullar kitabındaki Bazarov karakterini hatırlattı. Bazarov ve uç fikirlerine hayranlık duyan ben Mersault karakterinden nefret ettim.
Mersault'un bitmek tükenmek bilmeyen vurdumduymazlıgı ve diğer yandan çevresindeki herkesin bu vurdumduymazlığa olan anlaşılması güç duyarlılığı beni o kadar yordu ki kitabın vermek istediği derin mesaj anlatımın içinde çürüdü gitti. Çoğunluğu araplardan oluşan bir ülkede Tanrı - İnançsızlık olgularının Hristiyanlık üzerinden işlenmesi bana gerçek dışı geldi. Cezayir sömurge bir ülke evet, bu konuda bir bilgisizligim varsa mazur görün ama yine de bu yoğun dini inancı temsil etmek için İslam kullanılsa kitap benim için ekstra ilgi çekici olurdu. Okuduktan sonra Albert Camus ve oluşturduğu "saçma" kavramıyla ilgili minik bir araştırma yaptım. Camus'ya göre "saçma" hayatın tutarsızlığını anlama ve kabul etmeye dayalıymış. Bu kendini hayata karşı "yabancı" hisseden Mersault karakterinin ana felsefesini ortaya koyuyor. Zaten kitabın ilk yarısında bu net ve etkileyici bir şekilde gözler önüne seriliyor. Kitabın sonlarına doğruysa olaylar en azından benim açımdan saygı duyup ders çıkarılamayacak kadar "saçma"laşıyor. Ne yazık ki bu "saçma"lığın gerçekçiliği konusunda Albert Camus ile benzer hisleri paylaşamadım.
Benim kitapla ilgili hislerim bir yana, kitabın ustaca yazılmış olduğuna ve edebi açıdan çok kaliteli olduğuna şüphe yok.