Bir süre boyunca başarısızlığı hayatımdan tamamen çıkarmam gereken bir şey sandım. Bir işe girişiyorsam başarılı olmalıydım, bir hedef koyuyorsam ona ulaşmalıydım. Çünkü insanın kendine anlattığı hikâyede başarısızlık pek hoş durmuyor.
Sonra fark ettim ki aslında hayatın büyük kısmı başarısızlıklarla şekilleniyor.
İlk denemede olmayan işler, reddedilen başvurular, beklediğimiz gibi sonuçlanmayan ilişkiler, emek verip karşılığını alamadığımız dönemler... Bunların hiçbiri istisna değil. Tam tersine, hayatın olağan akışı.
Sanırım başarısızlığı bu kadar ağır hissettiren şey, onun hakkında konuşmuyor oluşumuz.
İnsanlar başarılarını anlatıyor, sonuçları paylaşıyor, kutlamaları gösteriyor. Ama çoğu zaman perde arkasındaki onlarca başarısız deneme görünmüyor. Böyle olunca da kendi tökezlemelerimizi anormal sanıyoruz.
Oysa geriye dönüp baktığımda bana en çok şey öğreten dönemlerin, her şeyin yolunda gittiği dönemler olmadığını görüyorum. En çok sorguladığım, en çok öğrendiğim ve en çok geliştiğim zamanlar; işler istediğim gibi gitmediğinde yaşandı.
Başarısızlık insana yeni bir şey öğretmeyebilir belki. Ama insanı öğrenmeye mecbur bırakır.
Bir hedefe ulaşamamak can sıkıcıdır. Emek verip karşılığını alamamak moral bozar. Bazen insan gerçekten yorulur. Bunları romantikleştirmeye gerek yok. Başarısızlık çoğu zaman acı verir. Fakat o acının içinden geçmeden de bazı şeyleri görmek mümkün olmuyor.
Bugün geriye dönüp baktığımda, zamanında "iyi ki olmamış" dediğim birçok şey var. O günlerde başarısızlık gibi görünen bazı sonuçlar, aslında beni daha doğru yerlere yönlendirmiş.
Belki de mesele başarısız olmamak değil.
Mesele, başarısızlığı karakterimizin bir parçası hâline getirmemek.
Çünkü başarısız olmak başka bir şeydir, kendini başarısız biri olarak tanımlamak başka bir