İçimizden atamadığımız insanlar
Yıllar sonra adını duyduğunuzda hâlâ içinizde küçük bir hareket yaratan insanlar vardır. İlginç olan, bu hareketin yönünü tam olarak kestiremememizdir. Özlem gibi görünür ama özlem değildir. Öfkeye benzer ama yalnızca öfke de değildir. Bir fotoğraf, bir sokak, bir şarkı ya da bir başkasının ağzından çıkan tanıdık bir isim… Bir anlığına zihninizin yönü değişir. O kişi yeniden hayatınıza girmez. Siz de onun hayatına dönmek istemezsiniz. Buna rağmen geçmişten küçük bir parçanın yerinden oynadığını hissedersiniz. Bu durum yalnızca eski sevgililerle ilgili değildir. Bir dost, bir kardeş, bir ebeveyn ya da yıllar önce yolların ayrıldığı herhangi biri de aynı etkiyi yaratabilir. Yaşam boyunca yüzlerce insanla karşılaşır, yüzlercesinden uzaklaşırız. Büyük bölümü zamanla hafızanın arka sıralarına çekilir. Bazıları ise kalır. Üstelik sevgiyle değil; kırgınlıkla, hayal kırıklığıyla, şaşkınlıkla ya da cevapsız kalmış sorularla birlikte. Bu nedenle mesele unutamamak değildir. Asıl soru şudur: Neden bazı insanlar gittikten sonra da içimizde yaşamaya devam eder? Bu soru bizi yalnızca geçmişe değil, geçmişin içeride bıraktığı izlere de götürür. Tamamlanmayan hüküm Bu soruya verilen en bilinen yanıtlardan biri psikolog Bluma Zeigarnik’in çalışmalarında karşımıza çıkar. Zeigarnik, tamamlanmamış deneyimlerin zihinde daha kalıcı olduğunu göstermişti. İlk bakışta ikna edici görünür. Ancak hepimiz eksik kapanışlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Eğer mesele yalnızca yarım kalmak olsaydı, zihnimiz eski dostluklardan, sonuçlanmamış tartışmalardan ve yarıda kalmış ilişkilerden geçilmezdi. Oysa bazı hikâyeler yarım kalır ve unutulur. Bazıları ise yıllar sonra bile geri döner. Demek ki içeride kalan şey yalnızca sonlanmamış bir ilişkinin tortusu değildir. Geçmişin bıraktığı bir hesap da
Makale|Yazı
Ankara Devlet Konservatuvarının en yetenekli öğrencilerinden biri olarak Ulvi Uraz, Hasanoğlan Köy Enstitüsünün ülkücü ve yorulmaz tiyatro öğretmeni Ulvi Uraz, sosyal vicdanının yönettiği yolda gitti diye, ilericiliğin yasak olduğu bir dönemde en verimli olabilecek yıllarından bir kaçını dört duvar arasında tüketen Ulvi Uraz, özgürlüğüne kavuştuktan sonra işini kaybeden ve koskoca altı yılını sahnelerden uzak geçirmek zorunda bırakılan Ulvi Uraz... Girebildiği ilk Bulvar Tiyatrosunda bir buivar oyununda, bütün o tiyatrosuz geçen yılların acısını çıkarmak istercesine bütün gücünü ve yetenek paletinin tüm renklerini bir tek rolde, bir gecede bütün İstanbullulara cömertçe sergileyip, onları afallatan, bütün eleştirmen'erin oy birliği ile hayranlığını kazanan Ulvi Uraz. Kendi kurduğu ilk tiyatrosunda hiç bir tiyatronun el atamadığı yasak bir oyunumu sahneye çıkarmak yürekliliğini gösteren Ülvi Uraz. Şehir Tiyatrolarında çalıştığı süre içinde büyük ustalık, ölçü ve sıcaklıkla oynadığı Polonius ve Mezarcı rollerinde Ulvi Uraz. Ve nihayet kendi kurduğu, adını taşıyan tiyatroda kapılarını hep Türk yazarlarına açan, Türk seyirciye Türk oyunlarını sevdirmeyi uğraş edinen ülkücü Ulvi Uraz. Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Sait Faik, Orhan Kemal'in muzip, şakacı, yaramaz çocuk tutumundan her zaman ürkerdi. Bu ürkeklik sebepsiz de değildi. Orhan'ın şakaları, zavallı Sait'in başına nice çoraplar örmüştü. Mark Twain Cemiyeti'ne üye seçilişini bile, Sait Faik'in burnundan getirmişti. Gitmiş: – Bu cemiyet bir acaib cemiyetmiş Sait, demiş. Oraya özellikle şu şu çarpık vasıfları olanları toplarlarmış. Türk edebiyatında bu vasıfta bir seni bulmuşlar. Yoksa ne hikâyelerinden, ne de edebiyatçılığından haberleri var. Sait Faik, bunu ilkin Orhan'ın kıskançlığına vermiş. Onu yanından kovmuş. Ama daha sonra, içine bir kurt düşmüş. Olur mu olur. O günden sonra kendini kim kutlayacak olsa «Orhan göndermiştir» sanıp, ana avrat küfredip, yanından kovuşu da bundanmış. Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil
Düzeltilemeyen her yanlış, sistemin kendi eliyle büyüttüğü bir celladın ilk dersidir.
Bana büyük romancı Kemal Tahir'den ilk söz açan da odur. O yıllarda Kemal Tahir'i henüz kimse bilmiyordu. On iki yıl hapse mahkûm edilmiş olan Kemal Tahir, bu süre içinde arı gibi durmadan çalışmış, sarı defterler dolusu materyal biriktirmişti. Gerçi bazı gazetelere takma adlarla tefrikalar yolluyordu. Ne var ki, bunlar sırf para kazanmak için çırpıştırılmış şeylerdi. Ünlü yazarın, edebiyat dünyasını ilk etkileyen eseri o zamanki Tan gazetesinde tefrika edilen «Göl İnsanları» oldu. Adı yine takma idi. Cemalettin Mahir imzasıyla çıkan bu hikâyeleri okumuş, hayran olmuştum. Bu hayranlığımı Orhan'a da açtım. Meğer o, yazarı Bursa hapishanesinden tanırmış. Mektuplaşırlarmış. – Asıl adı Kemal Tahir'dir. Dört romanı var ki, roman derim sana. Piyasaya çıktığı anda bütün romancıların, ben dahil, çanımıza ot tıkanır. Tezgâhta olan yedi sekiz başka romanı da caba, demişti. Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil
Zaten bir kadın olarak tacize uğruyorum. Ama hayatıma ilk defa bir kadın tarafından taciz edilmenin şokunu yaşıyorum. İğrenç insanlarsınız.