MARCUS AURELIUS: FELSEFESİNİ YAŞAYAN ADAM
Marcus Aurelius denince aklımıza güçlü bir imparator ve aynı zamanda büyük bir düşünür geliyor. Fakat onun asıl etkileyici tarafı, düşüncelerinin sadece zihninde kalmamasıydı. İnandığı değerleri bizzat kendi hayatında yaşamayı seçti. Birçok çocuğunu küçük yaşta kaybetti. Kaynaklara göre 13 çocuğu oldu, ancak büyük bir kısmı yetişkinliğe ulaşamadı. Hükümdarlığı boyunca savaşlar, salgın hastalıklar ve siyasi krizlerle mücadele etti. Buna rağmen hayata karşı bakışını ve erdemlerini korumayı başardı. Şikâyet etmek yerine yaşadığı olaylara nasıl tepki vermesi gerektiğine odaklanan biriydi. Çoğumuz hayatın zorlaştığı anlarda hızlıca öfkeleniyoruz. Sanki hiç zorluk yaşamamamız gerekiyormuş gibi düşünüyoruz. Oysa Marcus Aurelius, güçlü olmanın başına kötü şeyler gelmemesi değil, kötü şeyler geldiğinde kim olduğunu unutmamak olduğunu hatırlatıyor. "Hayatın mutluluğu, düşüncelerinin niteliğine bağlıdır." Bu cümle ilk okuduğumda bana oldukça basit gelmişti. Ancak zamanla ne kadar derin bir anlam taşıdığını fark ettim. Çünkü çoğu zaman bizi yoran şey olayların kendisi değil, onlar hakkında kurduğumuz düşünceler oluyor. Bir başka sözü ise bana sık sık kendimi hatırlatıyor: "Önündeki işe odaklan." Bugün yaşadığımız kaygıların büyük bir kısmı geçmişte yaşananlarla veya henüz gerçekleşmemiş bir gelecekle ilgili. Oysa hayat, aslında şu an yaptığımız şeyden ibaret. Marcus Aurelius'un sık sık vurguladığı bir diğer konu da insanların kusurlu olduğunu kabul etmekti. İnsanlardan hiç hata yapmamalarını beklediğimizde, kaçınılmaz olarak hayal kırıklığı yaşıyoruz. Bu konuda söylediği şu söz oldukça güçlü: "İnsanların yanlış yapmasına şaşırma." Hayat kısa. Kontrolümüz sınırlı. Fakat nasıl bir insan olacağımıza karar verme gücü hâlâ bizim elimizde. Belki de Marcus Aurelius'tan
Atandın İlk maaşınla aileni yemeğe çıkarıyorsun Baban bu paraya kaç kilo et alınırdı diyor Annen evde daha güzelini yapardım diyor Var bir hayalimiz
1000Kitap
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Hatırımda Bir Sen Kaldın! (Züleyha)
“Züleyha şimdi sen diyeceksin ki pişman mıyım? Bir anından bile pişman olmadım. İçim çekiyor mu çekmiyor eskisi gibi çayı, Çok içime çekemiyorum mesela sigarayı, İçim almasa da bu ayrılığı, yine gelse yine severim. Kurşun olsa kaçmam, ecel olsa saklanmam Ateş olsa sakınmam, yine gelse yine severim…” Bu hasrete kaç yıl biçtin Niye bilmem ki vazgeçtin Belki yeni bir yar seçtin Sende kaldı hep muradım. Unuttum tüm insanları Konuştuğum lisanları Baharları nisanları Hatırımda bir SEN kaldın… -Ben ölürsem sever misin yeniden birini? +Severim! -Hani gül koklamazdım benim üstüme. +Koklarım demedim ki, severim dedim. -Ne demek koklamam ama severim, kimi seversin mesela? +Ölürsen birgün senin üstüne senin yokluğunu getirir onu severim Züleyha, Giderim seni ilk gördüğüm yeri severim, yetmezse bana ilk güldüğün anı severim. Beni beklerken durduğun yeri severim mesela. Gidersen senden geriye kalan ne varsa bende bulur onu severim… Bulamadım senden bir iz Seni bir ömür aradım
Nadir Şah Nadir Şah Afşar (22 Ekim 1688, Dergez - 19 Haziran 1747, Fethabad), Afşar İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk hükümdarı olan Türkmen şahtır. Azerbaycan ve İran tarihlerinin en güçlü hükümdarlarından biri kabul edilip, 1736'dan 1747'deki suikastına kadar Afşar İmparatoru ve İran şahı olarak hüküm sürmüştür. Batı Asya, Güney Kafkasya, Orta Asya ve Güney Asya'da birçok seferde savaşmıştır. Askeri dehası nedeniyle, bazı tarihçiler onu İran'ın Napolyonu veya İkinci İskender olarak tanımlamıştır.İran, Azerbaycan, Hindistan'ın kuzeyi ve Orta Asya'nın bir bölümünü içine alan büyük Afşar İmparatorluğunu kurdu. Afganlar, Osmanlılar ve Babür İmparatorluğu'na karşı zaferler kazandı. Nadir Şah, Asya'nın son büyük fatihiydi. Osmanlılar ve Babür İmparatorluğu arasında Afşarlar'ı yeniden saygın bir yere getirdiği için övülür. Kaynaklarda Nadir Şah'ın, teşkilatçı, cesur, zeki ve çok enerjik bir yapıya sahip olduğu belirtilmiştir. Farsça'yı çok iyi bildiği halde Türkçe'yi (Çağatayca) kullanmayı tercih etmiştir. Hatta Çağatayca Türkçesi ile yazılmış yarlığı mevcuttur. Hindistan'da Karnal Muharebesinden sonra Babürlüler hükümdarı Muhammed Şah'la, Nadir Afşar arasındaki görüşmede iki hükümdar Türkçe konuşmuşlardır. Nadir Şah, Safeviler'in aksine Şia'yı Caferilik ismi altında dört Sünni mezhebin yanında beşinci İslam mezhebi saymak istemiş ve bu amacı onun iç ve dış politikasının temelini oluşturmuştur. Nadir, Horasan'daki Abiverd hudut bölgesinde yaşayan Afşarlar'ın “Kırklu/Kıruklu” obasına mensuptur. Obasının kış için göçü sırasında Dasgird/Dergez köyüne ulaşıldığında doğdu. Babası İmam Kulu Beğ oğluna Nadir Kulu adı verdi. İmam Kulu Beğ hakkında kaynakların bazılarında deriden elbise dikicisi veya kürkçü olduğu, bazılarında da çoban olduğu söylenmiştir. Küçük yaşta babasını
Mardin ulu cami ve ilk yaratılış Sev derse yüreğin,direnme boşa Sürme yazık onu,yola yokuşa İstemedin diye,gelmez mi başa Yakalar aşk seni,soluk soluğa. YAKAMOZ ŞİİRLER SEV DİYORSA Irvin David Yalom sevgiden ve yüreğin direnişinden sevgi ile hüküm süren bir beylik kurmuşlardı bu beylik yokuşu düz eder diyarbakırda mardinde urfada eserlerini seyretmeye gelen torunları doğunun en ücra şehirlerinden ayrılırken aşk ile soluk soluğa kalırlardı 1186 yılında Mardin beyi Yavlak arslan Mardin Ulu Camiyi yaptırırken ilk taşı kendi eli ile dikerek Allahın kullarına lütfu ile muamele edici olduğunu söylüyor Mardin halkına ey peygamber izini takip edip onun sünnetine uyanlar iyi bilinki Resulullahın en sevdiği ibadet az ve devamlı olanıdır iyi bir müslüman komşusuna hürmet eder Yavlak arslanın oğlu o gün Mardinde ilk ezanı okuyacaktı ben Resullullah yolunun hizmetkârıyım der gibiydi Mardin halkı o gün gerçek bir ses ile doğruluyor Allahu Ekber sesi her namaz ve ezan vaktinde insanları cihat ve kıyama çağırıyordu yavlak arslan bey ilgazi evladım benden sonra bu insanlara ne ile hükmedeceksin diyince efendi babam onlara gerçek ile yaratılışın özüne çağıran Kerim olan Kuraan hükmedeceğim dedi ve 1186 yılında Allahu Ekber sesi ile insanları ilahi aşkın ilahi soluğuna miracın zirvesi olan namaza çağıran Mardin Ulu Cami yıllara direnen taş işçiliği ile insanların yükünü hafifleştiriyor bizi ilk yaratılışa çağırıyor
Din
TARİHTE KAYDEDİLEN İLK BİYOLOJİK SAVAŞ 1266 yılında, Kırım'daki Orda valisi Uran-Timur, Cenevizlilere Kefe'de bir ticaret merkezi kurma izni verdi - elbette, büyük bir vergi karşılığında. Koloni hızla büyüdü ve 1298 yılına kadar kendi konsülü olan Paolino Doria tarafından yönetildi. Bu aktif genişleme, Venedik ile Venedik arasındaki ilişkilerin daha da kötüleşmesiyle çakıştı. 1291 yılında Mamluk sultanı El-Aşraf Halil, Akre'yi feth etti. Akre'nin düşmesiyle Venedik, doğu'daki ana ekonomik üssünü kaybetti ve geleneksel pazarlara erişimini kaybetti. Bunun yerine, kuzeye, Karadeniz'e doğru ilerlemek zorunda kaldı. XIII. yüzyılın sonunda Cenevizliler Trabzon'da sağlam bir şekilde yerleşti. Resmi bir ferman (hrizovul) ancak 1319'da yerel imparator tarafından verildi, ancak Cenevizlilerin en az 1291 yıldan beri imparatorluğun içinde olduğu biliniyordu ve ferman, zaten var olan bir koloni için düzenleniyordu. Ancak Venedik'in bölgedeki konumu hala zayıftı. O zaman, Pisa ile bir ittifak kurarak Ceneviz, Venedik'e karşı açık bir savaş başlattı (1293-1299). Savaş karışık başarılarla devam etti, ta ki 1298'de Adriyatik Denizi'ndeki Curzola adasında belirleyici bir savaş gerçekleşmedi. Ceneviz donanması, Amiral Lamba Doria komutasında, Venedik donanmasını tamamen yendi. Kayıplar Venedik için felaket oldu: 65 gemi, 9.000 ölü ve yaklaşık 7.000 esir. Bu arada, esirler arasında ünlü gezgin Marco Polo da vardı. Venedik donanma komutanı Andrea Dandolo, utanç verici bir şekilde kendini öldürdü (efsaneye göre, gemisinin direğine çarparak). 1299 baharında taraflar Milano'da bir araya geldi ve Venedik, Karadeniz'e girmemeye 30 yıl söz verdi. Ancak Venedik, güçlerini topladıktan sonra hızla verilen taahhütleri ihlal etmeye başladı. Tek bir Trabzon yeterli değildi - Venedik, Kuzey