Sermayenin dini, ırkı veya milliyeti yoktur; ancak paranın tarihsel süreçte belirli coğrafyalarda, belirli toplulukların elinde konsolide olmasının çok somut sınıfsal ve yasal nedenleri vardır.
Orta Çağ Avrupası’nda Yahudilerin bugünkü finansal gücünün temelleri, ironik bir şekilde onlara uygulanan sistematik dışlama ve yasaklar ile atılmıştır. Feodal Avrupa’da Kilise hukuku, Yahudilerin toprak sahibi olmasını ve tarımla uğraşmasını yasaklamıştı. Bu durum, topluluğu hayatta kalabilmek için zanaat, ticaret ve özellikle seyyar kıymetli maden (altın/gümüş) ticareti yapmaya zorladı. Hristiyanlık (Katolik Kilisesi) ve İslamiyet, kendi inananlarına faizle borç para vermeyi (tefeciliği) kesin bir dille yasaklamıştı. Ancak feodal krallar, dükler ve hatta Kilise’nin kendisi, savaşları finanse etmek veya büyük saraylar inşa etmek için sürekli sıcak paraya ihtiyaç duyuyordu. Yahudi şeriatı ise Yahudilerin kendi aralarında faiz uygulamasını yasaklasa da "yabancılara" faize borç verilmesine izin veriyordu. Böylece Yahudi toplulukları, feodalitenin can damarı olan " bankerlik ve borç mekanizmasının" tek yasal yürütücüsü haline geldiler. Kralların saray bankerleri oldular; parayı yönettiler, risk analizini öğrendiler ve nesiller boyu aktarılacak bir finansal akıl (know-how) geliştirdiler.
Ulus-devletlerin henüz kurulmadığı, sınırların güvensiz olduğu dönemlerde ticaretin en büyük düşmanı "güvensizlik" ve "iletişimsizlik"ti. Dünyanın dört bir yanına (Avrupa, Osmanlı, Kuzey Afrika, Ortadoğu) dağılmış olan (Diaspora) Yahudi aileleri, ortak bir dil (İbranice/Yidiş/Ladino) ve akrabalık bağları sayesinde tarihin ilk uluslararası güvenli ticaret ağını kurdular. Londra’daki bir Yahudi banker, Frankfurt’taki veya İstanbul’daki akrabasına tek bir mektupla (bugünkü senet/akreditif mantığı)