"İşte kitaplarını suya attı.
Efendi'nin dediğini yaptı. Şimdi her neyse kendini gelip bulacak olan veya her neyse kendinin gidip bulacağı olan. Onu gidip bulmalı. 'Bilmek'le 'bulmak'ın aynı kökten geldiğini söyleyenler var. O çok şey 'biliyordu' ve çok şey 'bulmuştu'.
Ama..."
"İşte gidiyor.
Çalışma odasının kapısını kilitledi gidiyor.
Kitaplarından ayrıldı gidiyor. Ölmeden öldü sanki. Zehir içti."
"Tekkeye vardığında Efendi'nin 'sırrolduğunu' söylediler.
Geç mi kalmıştı. Hayır. İçinde aynı anda hem ferahlık hem sıkıntı duymuştu. Ferahtı, çünkü bir adım atmıştı. Sıkıntılıydı, çünkü yeni bir bekleyişin kapılarını açmıştı."
"'Her şey yerli yerinde; havuz başında servi
Bir dolap gıcırdıyor uzaklarda durmadan,
Eşya aksetmiş gibi tılsımlı bir uykudan,
Sarmaşıklar ve böcek sesleri sarmış evi'"
"Her şey yerli yerinde; masa, sürahi, bardak.
Sağolasın Tanpınar. Her şey yerli yerinde. Güzel. Lakin ben neredeyim? Zamanın neresinde? Hangi sarmaşıklar sarıp sarmaladı beni? Böcek sesleri dediğin, gecenin geç vakitlerinde tıkır tıkır kitaplarını yiyip duran kitap kurtları mı? Ben miyim?"
"Köyden getirdiğimiz eşyayı odalardan birinin bir köşesine yığdık. Ah o eşya...
Ne kadar zavallı...
Ne kadar mahzun...
Ne kadar yabancı...
Ne kadar garib...
Ve ne kadar yerini yadırgadı.
Ve tahmin olunacağı gibi bir daha tarafımızdan hiç kullanılmadı.
Gerisin geri köye gönderilip ihvanın fukarasına dağıtıldı."