İvan İlyiç’in başlıca üzüntüsü, kendisine söylenen yalandı. Nedense bu yalan herkes tarafından kabul edilmişti. Güya o, yalnızca çok hastaydı... Sakinleşerek tedavi edilirse çok iyi sonuca varılacaktı. Oysa İvan İlyiç, ne yapılırsa yapılsın sonucun daha korkunç, acıdan ve ölümden başka şey olmadığını biliyordu. Bu yalan üzüyordu onu. Herkesin ve kendisinin bildiği şeyi açıkça söylemek istemeyişlerine, feci halini yalanla örtüp onu da bu yalana katmalarına üzülmemek elinden gelmiyordu.
“ Ben yok olacağım. O zaman ne olacak acaba?.. Hiçbir şey olmayacak. Yok olunca, nerede olacağım? Yoksa ölüm... Hayır istemem!”...”Hiçbir şeyin önemi kalmadı... Ölüm! Evet, ölüm...”...”... Vız geliyor onlara ama kendileri de ölecekler. Aptallar!.. Ben biraz önce, onlar biraz sonra... Ama onların da başına gelecek...” ... “Herkesin bu müthiş korkuya katlanabilmesi mümkün mü?”
...”İş ne körbağırsakta, ne de böbrekte; hayat ve ölümde... Öyle ya. Bir hayat vardı; şimdi de gidiyor... Gidiyor ve onu tutmak elimde değil... Evet. Ne diye kendimi aldatayım? Ölmekte olduğumu, benden başka herkes bilmiyor mu? Hafta, gün meselesi... Hatta belki de şimdi... Az önce ortalık aydınlıktı, şu anda karanlık... Buradayım. Birazdan oraya gideceğim! Nereye?” Birdenbire buz kesildi, soluğu durdu. Yalnız kalbinin vuruşlarını duyuyordu.
“Ama bütün ölüler gibi, hayatta olduğundan daha güzel, özellikle daha anlamlıydı. Yüzünde, sanki yapılması gereken şeyin yapılmış ve doğru yapılmış olduğunu gösteren bir ifade vardı. Bunun yanı sıra bu ifadede bir sitem, hayatta olanlara bir güceniklik okunuyordu.”