Tractatus’tan sonra Wittgenstein’ın düşüncesinin nasıl değiştiğini merak ettiğim için bu kitabını büyük bir ilgiyle okudum. Bir yandan basit geldi, bir yandan da kafamı karıştırdı; sanki dilin içinde gizli bir labirentte geziyormuşum gibiydim. Cümleler sıradan ama her satır beni yine durdurup düşündürdü.
Kendi kendime “Acaba gerçekten böyle mi konuşuyoruz?” diye baktım, çünkü
Wittgenstein, anlam dediğimiz şeyin kelimelerin içinde değil, onları kullandığımız dünyada gizli olduğunu gösteriyordu.
Bunu anlatmak için çok basit bir örnekle başlıyor: bir inşaat sahnesi. Usta ‘Döşeme taşı!’ diye bağırıyor, işçi de doğru taşı getiriyor. Sözlükte tanımı yok, özel bir açıklaması yok … ama kelime tam işin içinde, doğru yerde kullanıldığı için anlam kazanıyor. Yani ‘döşeme taşı’ sadece bir nesne adı değil; o anda ne yapılacağını gösteren bir işaret gibi çalışıyor. Buradan çıkan sonuç çok net: Anlam kelimenin içinde değil, kelimeyi nasıl kullandığımızda ortaya çıkıyor.
Bir başka örnek de “oyun” kelimesi.
Futbol oyun, satranç oyun, yapboz oyun, evcilik oyun… Ama hepsinin ortak bir özü yok. Wittgenstein buna “aile benzerliği” diyor; tıpkı aynı ailedeki insanların birbirine benzeyip tamamen farklı olması gibi. Yani “oyun nedir?” diye tek bir sınır çizmeye çalışırsan takılıp kalırsın. Kelimeler hayatın içinde, birbirine benzeyen ama farklı kullanımlarla çalışıyor.
Buna bağlı olarak Wittgenstein kelime oyunlarından da bahsediyor. Bir kelimenin anlamı, onu hangi “oyunda” kullandığımızla belirleniyor.
Mesela bir çocuk “Sihirbaz oldum” dediğinde, bu kelime sadece hayal gücünün bir oyunu içinde anlam kazanıyor; gerçek dünyadaki bir işaret değil.
Ya da bir doktor “Ateşiniz var” dediğinde, kelimenin anlamı tamamen o tıbbi duruma bağlı oluyor; bağlam değişirse anlam da değişiyor.
Sonra çok