Toplum, yalan ve yanılsamalara dayanan bir kadercilik, kötümserlik, zorbalık ve şiddet, bir salgın gibi yayılan suçlar, çevre kirlenmesi ve savaşlar içinde bir cehennemi yaşamaya başlamıştır. Bu cehennemin karşısına konulan cennet ise, kadın pazarı, arsız para, değersiz ilişkiler, macera, bir aldanmaya dayanan hayal oyunları, kısaca kötülük olarak ne varsa, hepsi bir başka cehennem olarak insanları düşük ve düşkün bir yaşama sürükler olmuştur.
Canım Şükrü Erbaş, neredeyse her eserini beğenerek okuduğum nadir yazarlardan. Bu kitabını okumadan önce kafamda ülkeye, hayata, aşka ve pek çok şeye dair düşünceler dönüyordu ancak hiçbirini toparlayamıyordum. Kitabı okudukça her bir cümlesinde aklımdan geçenlerin bu kadar derli toplu cümlelerle ve bu kadar az kelimelerle nasıl anlatılabileceğini gördükçe hayret ettim. Kitaptaki her cümle o kadar güzel ve değerli ki hepsinin altını çizmek geldi içimden. Birde denemelerin çoğu 90’lı yıllarda yazılmış ancak ne ülkeye ne de toplumun yapısına, mutsuzluğuna dair bir değişiklik olmamış hatta durum daha da kötüye gitmiş bile denilebilir. Yazarın her cümlesi günümüze bakarak onaylanabilir. Genel olarak ise bu kitap dönüp dönüp okuyacağım, okudukça yeni şeyler farkedeceğim kitaplar listesine eklendi. Merak edenlere ise tavsiye edilir :)
Son olarak ülkeye ve topluma ithafen sevdiğim bir başka alıntıyı bırakıyorum buraya;
“İncelik yalnızlığa dönüşe dönüşe bitmişti. Şiddetin coğrafyasında elbette gökyüzü bir lükstü ve ancak yağmur yağınca anımsanıyordu. Gittiği en büyük uzaklık evinden işi olanlara, ne aşk, ne özgürlük, ne barış anlatılabilirdi.”
Bakın Sayın Savcı, ben bir dünya yurttaşıyım. Benim, dünyanın şu ya da bu noktasında, üstelik kendi seçimim dışında doğmuş olmam, dünyanın diğer noktalarını yok saymamı, orada yaşayan ve benim gibi kendi istenci dışında orada doğmuş olan insanları küçümsememi, onlara üstünlük taslamamı gerektirir mi?