Heyecan, yürek çarpıntısı, ölüme meydan okuyuş bu; ama aslında ölümü bir yakın gerçeklik olarak kimse düşünmediği için hepsi zevkli bir gösteriş. Bir kumar oyuncusunun, binde bir ihtimale karşı bütün varlığını öne sürmesi gibi bir şey. Bin dokuz yüz doksan dokuz ihtimale inanılsa, kim kumar oynayabilir? Kaybedileceğinden değil, tadı kalmayacağından.
İnsanların kendileri dışında bir şeylere inanma, yaslanma gerekliliğini duyduklarını sezinsiyordu.Tek başına kalmaktan korkuyordu insanlar. Böyle olduğu halde, her biri kendi içinde, kendine göre bir dünya yaratıyor, yalnızlıklarını gidermek için kişiliksiz Tanrı'larına sığınıyor, dünyalarının tek sahibi olarak kendilerini görmek istiyor, bu yüzden öteki dünyalarla aralarında sonsuz bir kavga sürüp gidiyordu.
Bütün sorun, ölümü gerçek bir zorunluluk olarak kabul edip etmemekte. Yoksa, eninde sonunda ölüm mutlak, zaman ise görece bir ölçü olduğuna göre, daha ancak üç ay yaşanılabileceğini bilmenin ne önemi vardı?
Durmadan kendine huzursuzluk sebepleri yaratmış olmasına rağmen; özlediği, beklediği tek şey ebedi bir huzur içinde yaşamaktı. Durmadan dinlenmeden didişmek, çarpışmak isteyen, o yabancı dünyada rahat yüzü göremezdi.