Kitap hakkındaki fikrimi yazmadan önce Sadık Hidayet hakkında kitabın başında ve sonunda verilen kısa bilgilere değinmek istiyorum.
Yazarın ölümünden birkaç yıl önce kendinden şöyle bahsettiğini naklediyor arkadaşı Bozorg Alevi:
"Hayat hikâyemde önemli bir şey yok, başımdan ilginç olaylar geçmedi. Ne yüksek bir mevki sahibiyim, ne de sağlam bir diplomam var. Okulda hiçbir zaman örnek bir öğrenci olamadım, başarısızlıklar her yerde buldu beni. Nerede çalışırsam çalışayım silik, unutulmuş bir memurdum; şefleri memnun edemedim. İstifa ettim mi seviniyorlardı... Bırak gitsin, yaramaz! Çevrem böyle görüyordu beni, haklıydılar belki de."
“Ölümünden az önce bir hikâye taslağı kaleme almıştı, şuydu konu: Annesi, ‘Salgı salamaz ol!’ diye beddua eder yavru örümceğe. Küçük örümcek ağ yapamayınca ölüme kurban gider. — Hidâyet’in hayat hikâyesi miydi bu?"
Daha sonra Paris'teki bir evde intihar etmiş bulunur..
Sadık Hidayet in hikayesi acaba bu muydu, bu kadar mıydı?..
Kitabın sonunda yer alan biyografiyle okumaya başlarsanız, düğüm düğüm çözülür yazarın iç dünyası. Ama benim gibi bilmeden sonunu sonra okursanız, kitap bitince "şimdi daha iyi anlıyorum" hissine kapılırsınız.
Okumaya başladığınız anda yapbozun ilk parçasını yerleştirmekle başlıyorsunuz hikayenin inşasına. Adım adım işlenen bir hikaye ve kitap bitmeden başını anlamanız pek de mümkün değil.
Hikaye tüyler ürpertici bir şekilde başlıyor. Bir kadının okurken dehşete düşmemesi pek mümkün değil. Zira hikayenin başında tasvir edilen olayın çok benzerine daha birkaç ay önce şahit olduk ülkecek.. Ben sanırım izlediğim, okuduğum her şeyi yaşamımızda tartma gibi bir hataya ya da zaafa düşüyorum.
Kitabı okudukça kahramanın haleti ruhiyesini anlamak mümkün oluyor. Her sayfada bir acaba mı yaşıyorsunuz ama tam olarak ne, adını