Sürekli düşünüyordu, 1930'ların Avrupa'sında Yahudi olmak ne demekti; ya da Amerika'sında mali krizin intiharlarına yol açtığı bir yığın insandan biri olmak?.. Hindistan'da açlıktan ya da koleradan ölmek neydi? Neydi hapisler, idamlar, sürgünler, katliamlar?.. Yatalak bir insana bakmaya yargılı olmak neydi? Yatalak bir yaşlı kadın olmak neydi? Ne çok acı doldurmuştu dünyayı...
Herkes acı çekiyordu. Bir tek o değil. Yalnız, herkesin acısı birbirininkinden farklıydı. İnsanlar neden birbirlerinin acılarına bu denli kör ve sağırdılar acaba? Neden kendi yaşadıklarını tek gerçek diye bellemişlerdi? Mademki hayat devingendi, madem yeni sevgiler, yeni acılar, öğrenecek yeni şeyler vardı öyleyse yaşamaya değerdi.
"Acıdan, ölümden, hapisten korkmuyorum," dedi Kadriye, "hiçbir şeyden korkmazdım. Ama sana bir şey söyleyeyim mi, hapisten çıkıp içine girdiğim şu dünyada yaşamaktan korkuyorum. Uyumsuz bir hücre gibiyim bu düzenin bedeninde. Beni yok etmek istiyorlar. En çok da başka yol kalmadığı için karşı çıktığım her şeyle bütünleşip fizik varlığım zarar görmezken gerçekten yok olmaktan korkuyorum."