Uzun bir pazar günü daha geçip gitti, anne şimdi toprağın altında yatıyor, ben işime döneceğim, sonuç olarak değişen hiçbir şey yok, diye geçirdim içimden.
Bugün anne öldü. Belki de dün, bilmiyorum. Bakımevinden bir telgraf aldım: “Anneniz vefat etti. Cenaze yarın. Saygılar.” Bundan bir şey anlaşılmıyor. Belki dün ölmüştür.
Gözlerinden neden yaşlar aktığını bilmez bir halde direksiyonu sıkıca kavrayarak silecekleri çalıştırmayı denedi ve buğulananın cam değil kendi gözleri olduğunu fark etti. Keşke ölsem cümlesinin neden bir tılsım gibi kafasının içinde aralıksız dönüp durduğunu bilemiyordu. İçindeki biri bu cümleyi yanıtlıyormuşçasına, "O zaman öl." cümlesini aralıksız duymasının sebebini de bilemiyordu. İki yabancının diyaloğu gibi olan bu basit sözlerin, onun tir tir titreyen bedenini büyülenmiş gibi sakinleştirmesinin sebebini de bilemiyordu.
Peçeli bir kadın benimle konuşmaya başladı. "Neden peçe takmıyorsun?" diye sordu. Sorusu ürperticiydi; yüzü ve bireyi görünmez kıldığı için peçeyi hep dehşet verici bulmuştum, "Giydiğim şey yeterli değil mi?" diye sordum kadına.
"Eğer bir şeker yemek istesen, ambalajlı olanı mı, açık olanı mı tercih ederdin?" diye sordu peçeli kadın.
"Ben bir kadınım, şeker değil," diye yanıtladım.
Ambalajlı bir şeker, kutudaki pırlanta yüzük; bunlar Mısır ve diğer ülkelerde kadınları örtünmenin değerine ikna etmek için kullanılan benzerlikler. Kadınları kıymetli olan ancak göründüğünde değeri azalan, saklanması, korunması ve güvende tutulması gereken nesnelerle karşılaştırıyorlar. Konu kadınların giysilerinde İslami kısıtlamaların açıklamasına geldiğinde, kadınlar asla sadece kadın olmuyor.