Firavun'un sihirbazları; sadece dünyalık peşinde koşan, tağuttan alacakları iki kuruşluk gelir için yaşayan ve o dönemin resmî memurları diyebileceğimiz bir mevkideyken bu kelimeyi söyledikten sonra Firavun'a kafa tutabilecek bir seviyeye ulaşıyorlardı.
İman etmeden önceki hâlleri şöyle anlatılıyordu Kur'ân'da:
“Büyücüler Firavuna geldiler: 'Şayet biz (Mûsâʼya) üstün gelirsek herhâlde bize (dolgun) bir ücret verirsin artık değil mi?' dediler. 'Evet, şüphesiz (üstün geldiğiniz takdirde) bana yakınlaştırılmış (gözde adamlarımdan) olacaksınız. demişti.”
Ve iman ediyorlar...
“Sihirbazlar (gördükleri karşısında) secdeye kapanmışlardı. Demişlerdi ki: ‘Biz, âlemlerin Rabbi olan (Allah’a) iman ettik.
Mûsẩnın ve Hârûn’un Rabbi olan (Allah'a). ”
Evet, Hâlık-ı Zülcelal'inden havf etmek, onun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Havf, bir kamçıdır; onun rahmetinin kucağına atar. Malûmdur ki bir valide, mesela, bir yavruyu korkutup sinesine celbediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü şefkat sinesine celbediyor. Halbuki bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlahiyenin bir lem'asıdır.
Demek, havfullahta bir azîm lezzet vardır. Madem havfullahın böyle lezzeti bulunsa muhabbetullahta ne kadar nihayetsiz lezzet bulunduğu malûm olur. Hem Allah'tan havf eden, başkaların kasavetli, belalı havfından kurtulur. Hem Allah hesabına olduğu için mahlukata ettiği muhabbet dahi firaklı, elemli olmuyor.
Secde, zikir, oruç, dua gibi ibadetler insanın kalbini genişletir, basiretini açar. Bireysel ve toplumsal aksaklıkları görmemizi sağlar. Kulluğumuzu dengede tutar...
Allahım! Arşın etrafında yazılan isimlerinle senden istiyorum.
* Allahım! Kürsin etrafında yazan isimlerinle
* Allahım! Zeytin yapraklarına yazılan isimlerinle senden istiyorum.
* Allahım! Büyük isimlerin (İsmi A'zam) ile ki nefsini onlar ile isimlenindirdin, onlardan bildiğim veya bilmediğim ile senden istiyorum.