Adından sanılabileceği fantastik anlatının çok ötesinde, insan doğasının karanlığına ve modern dünyanın ahlaki iflasına dair yazılmış sarsıcı bir eleştiri. Leonid Andreyev, cehennemde bile bulunamayan asıl kötülüğün yeryüzünde sıradanlaştığını çok net bir şekilde anlatmış.
Şeytan, klasik anlamda insanı yoldan çıkaran kırmızı suratlı ve boynuzlu o korkutucu figür değildir. Aksine, dünyayı deneyimlemek için Amerikalı bir milyarderin kılığında yeryüzüne inen, takım elbiseli bir adam, neredeyse mükemmel bir gözlemcidir. Şeytanın oyun oynayıp manipüle etmeyi umduğu insanların ikiyüzlülüğü, çıkarcılığı ve sınır tanımaz hırsı karşısında kelimenin tam anlamıyla amatör kalması, aldatılması ve dehşete düşmesi insanların şeytana pabucunu ters giydirmesiyle özetlenebilir. İnsanın kendi içindeki bu çürümüşlük, şeytanın bile hayal edemeyeceği kadar karmaşıktır öyle ki kötünün kelime karşılığı olarak kullanılan şeytan bile bu durumda saf ve temiz kalmaktadır.
Günümüz dünyasından bakıldığında kitap, kapitalist ahlakın ve modern toplumun çöküşünü isabetli bir şekilde öngörmüş, her satırda modern insanın yalnızlığını ve ahlaki tükenmişliğini sonuna kadar hissettiriyor.
Özetle takım elbise giyerek modern dünyada ayakta kalmaya çalışan bir insanın cehennemde bulunan herhangi bir şeytandan aşağı kalır yanı yoktur. Bu bağlamda kitap; insanların içine baktığında kendi suretinden korkacağı acımasız bir aynadır. Çünkü hepimiz bu modern dünyada ayakta kalmak için takım elbise giyer ve masumca gülümseriz ancak asıl olay bunun ne kadarının zorunluluk olduğudur, işte insanı şeytandan ayıran fark budur.
İlk bakışta yoğun duygusallığı ve tek taraflı aşkın trajik derinliğiyle etkileyici bir metin gibi görünse de, dikkatle okunduğunda bu duygunun aslında “aşk”tan çok bir tür takıntıya dönüştüğü açıkça görülür. Stefan Zweig, karakterinin iç dünyasını işlerken, onu neredeyse bütünüyle tek bir duyguya mahkum eder: karşılık bulmayan ve zamanla sağlıksız bir bağlılığa evrilen bir tutkuya. Kadın anlatıcının adı kitapta asla verilmez, bu kadının kimliğinin hissettiği yoğun duygular altında silikleştiğine örnek olmakla beraber aynı zamanda adamın yaşarken onu tanımadığı ve ölünce de kadının tanınmak istemeyeceği anlamına gelebilir. Ben en çok aşk sanılan takıntının kadının kimliğini ve benliğini nasıl yıktığı, silikleştirdiği ve sildiği üzerinde durdum okurken. Kendi varlığını, hayatını ve seçimlerini bütünüyle bir erkeğin etrafında şekillendirmesine karşılık onun tarafından neredeyse hiç fark edilmemesine rağmen bu bağlılığı sürdürmesi, klasik anlamda “aşk” ile açıklanamaz. Aşk, karşılıklılık ve bireysel varoluşu koruyabilmeyle anlam kazanır ama burada gördüğümüz şey, tek taraflı bir adanmışlığın kendi benliğini enkaza çevirmesidir. Bu noktada asıl problem, eserin çoğu okur tarafından romantik bir aşk hikâyesi olarak algılanmasıdır. Oysa metin, romantize edildiğinde çok tehlikeli bir düşünce telkin eder: Kendini yok sayacak kadar yoğun bir bağlılığın “yüce” ya da “ideal” (yani aşk) olduğu düşüncesi. Halbuki bu, sağlıklı bir duygusal ilişki biçimi değildir bireyin kendi varlığını silikleştirdiği bir bağımlılık halidir. Stefan Zweig , karakterinin iç dünyasını çözümlemekten çok, onun duygusal aşırılığını estetik bir forma dönüştürmeye yönelir. Kendi döneminin melankolik ruh hali ve yalnızlık duygusunu da bu anlatımda belirgin bir şekilde yansıtır. Stefan Zweig ‘in üslubu her