Öyle ya, belki yalnızca mutluluğu sevmiyordur insan? Belki aynı ölçüde acıyı da seviyordur? Belki acı da mutluluk kadar çıkarınadır? Ayrıca, insan kimi zaman acıyı çok, tutkuya varan bir sevgiyle arzular. Gerçektir bu.
Her şeyi anlamak, her şeyin, her olasılığın, her taş duvarın bilincine varmaktan; barışmaktan tiksiniyorsanız imkansızlıkların da, taş duvarların da hiçbiriyle barışmamak; en kaçınılmaz mantık oyunlarıyla, taş duvar karşısında bile suçlu olduğunuz gibi iğrenç bir sonuca varmak (oysa bunda hiçbir suçunuzun olmadığı açıktır); ve bunun sonucu olarak, hiç sesinizi çıkarmadan, güçsüzlüğünüzü kabul edip dişlerinizi gıcırdatarak (kızabileceğiniz kimsenin olmadığını düşünerek) hareketsiz kalmak; ortada bir şeyin olmadığı, belki hiçbir zaman da olmayacağı, bunun belki de değişim, sahtekarlık, dolandırıcılık olduğu, ortada (neyin veya kimin bilinmez) bir pisliği olduğu, ama bütün bilinmezliklere, sahtekarlıklara karşın, gene de içinizin sızladığı, bunlardan ne kadar habersizseniz içinizin de o kadar sızlayacağı bir gerçektir.
Şimdi sorun bana: “Neden öylesine eziyet, işkence ediyordun kendinde?” Cevap: Boş boş oturmak canımı sıkıyordu da ondan…” Bir işler çevirmek istiyordum.