İnançsızlık insanı kayıtsızlaştırır. Hiçbir şeyin öneminin olmadığını düşündürtür. Boş vermişlik…her şeyi…hem de tüm ayrıntılarıyla…çünkü sonuç iyi olsun kötü olsun ne fark eder ki? Beni bu dünyada yaptıklarımdan sorumlu tutacak bir şey mi var? Sonuçta hepimiz ölmeyecek miyiz? Bir son olmayacak mı? Bitmeyecek mi her şey? Boş vermişlik…Hem de buram buram… Ama inanmak öyle mi? İnanmak…Her yaptığımızı sorgulamayı gerektirir. Kendimizi önemsemeyi, başkalarını önemsemeyi, iyiyi, doğruyu düşünmeyi, ölümden korkmayı ve en nihayetinde teslimiyetle kadere razı gelmeyi. Kabullenmeyi…Çünkü bilinir ki yaptıklarımızdan sorumlu tutulacağız. Bilinir, ölümden sonra bir hayat daha var ve yaptıklarımıza göre iyiyi veya kötüyü yaşayacağız. Bir tebessüm ya da bir acı olacak yüzümüzde. İşte bu teslimiyeti oluşturur. Ve bu teslimiyetle sorgulanır hayat zaman zaman: Ben bu dünyada neler yaptım? Bu dünyaya neden geldim? Yabancı, bana bunu öğretti. Gerçekten de yabancı. Dünyaya yabancı, hayata yabancı, duygulara yabancı, inanmaya yabancı. Düşündüm, peki ben yabancı mıyım? Benim yabancı olmadığıma dair belirtilerim ne? Ve kitaptaki yabancının tüm o kayıtsızlığıyla insan özündeki kayıtsızlığı da fark ettim. Zaman zaman düşünmememiz gereken şeyleri yaratılışımız dolayısıyla düşündüğümüzü, iç seslerimizi fark ettim. İç seslerimizi hayatımıza bütünüyle uygulasaydık ne olurdu acaba? Dünya nasıl bir yer olurdu? Bence daha acımasız, daha zalim olurdu. İşte yabancının yaptığı şey bu. Tüm o iç sesini, kayıtsızlığını hayata uyarlamak…