• Şu dünyada bir garip kıtasın. Yağmıyor ki yağmur toprağın ıslansın. Kurumuş toprağın kurumuş gökyüzün. Hüznü çağrıştırıyor insanlarda adın. Sabahları heybeti ile doğarken güneşin, süsleniyor mu yıldızlarla gecelerin? Renkli sofralar kuruluyor mu ya da çamurlu suyundan başka içeceklerin oluyor mu? Çatlamış toprağına inat, insanların yüzünde çiçeklerin açıyor mu? Çocukların… En çok da çocukların gülüyor mu?

     ‘Gül’sün çocukların! Onlar gülümseyince; gözlerinin dibinden, kirpiklerinin ucundan gülüyorlar. Sanki topluyorlar bütün yıldızları gözlerine, kirpiklerinden kayıyor yıldızlar bakanın gözlerine. Dikkat edin; resimlerine bile bakarken ‘siyah inciler’ in her ne kadar dolsa da gözleriniz, dudaklarınız ve kulaklarınızın arasındaki mesafe kısalıyor. Çünkü yıldızlar kayıyor… Yoklukları yıldızlarından fazla ama! Değil üç öğün belki de kaynamıyor tencere üç gün. Bizler Ramazan-ı Şerif’te öğlene kadar oruç tuttururken evlatlarımıza, onlar her gün açlığın orucunu tutuyor ve oruçla dalıyor rüyalarına. En çok da yetimliğin, öksüzlüğün tadını biliyor. Hastalık kol geziyor etrafında, “Bana sıra ne zaman gelecek?” sorusu aklında. Bizler her sofrada kokusuyla doyuyoruz yemeklerimizin. Bazen yavrumuz seçiyor yemekleri de yüz çeviriyor tabaktan ya da istedikleri pişiyor özel olaraktan. Akşam… ’Kara zeytin’ im alışkın ya yokluğa, kıvrılıyor kenarda. Koku yok, seçmek yok, yüz çevirmek yok… Çeviriyorsa yüzünü duvara doğru, görülmesin diyedir gözünün yaşı. Eğer seçme şansı varsa; “Acaba bugün ne görsem rüyamda?” Minik ayağını kesiyorsa çatlağı toprağının, o mutluluğunu yaşıyor çamurlu suyuna vuslatının. Ot bitmiyor toprağında, aş pişmiyor tencerende. Görmedi papatyayı, koklamadı gülü. Bilmiyor ki etin tadını, içmiyor sütünü her gece. Sayılır minik gövdesinde kemikleri ince ince…

     Evim dediği karılmış çamurdan bir oda. Bastığı halısı toprak, yattığı yatağı toprak. Oynadığı oyuncak; bir kuru dal, bir parça taşlaşmış toprak. Afrika’da her şey kuru, Afrika’da her şey toprağın renginde. İnsanın teni, suyun tonu… Toza bulanmış ‘her gün giydiği’ kıyafeti. Ne biliyor parkı ne de gidiyor okula, boyamıyor gökkuşağını sayfalarına. Olmuyor süslü elbiseleri ya da renkli pabuçları. Yazıyor her gün yokluk kalemi ile hayat sınavını… Bayram da yok bayramlık da. Bilmiyor ki çikolatayı şekeri, bizim gibi çok yemekten bozulsun cildi. Hayatında gördüğü tek çikolata kendisi ve tüm şekerlerin en tatlısı… Hayallerimiz keyiflerimiz, hayalleri ihtiyaçları… Koyuyorum önüme dertlerimi, mızmızlandıklarımı; hiçbiri Afrika’da yok. Sahip oldukları ile yetinmesini, kum tanesi kadar şeylere mutlu olmasını, kırk yılda bir olana da şükretmesini biliyorlar. Bizler artık kaybederken umudumuzu kolayca, onlarda umut; hiç gelmeyene bile sahra çölü kadarca. Yetmiyor kelimeler anlatmaya yokluğunu da çocukluğunu da. Biliyorum ki biz daha yoksuluz. Umut yoksulu, yardımlaşma yoksulu… Sanki biz daha çocuğuz, avunmuyoruz sahip olduğumuz koca dünyamız ile. Nefis muhasebesinde en zararlı biz çıkıyoruz. Hep bir açık var şükürde, yetinmede… Kapatsak ya zararı yıldızlarla! O miniklerin koca gözlerine bir yıldız da biz koysak. Aslında bütün galaksiyi toplama gücü var da bizde, ah bir anlasak; nasıldır Afrika’da çocuk olmak?..

     Kara kıta diye anıyorlar seni. Yağmuru yağmayan, toprağı çatlayan, otu bitmeyen, aşı pişmeyen… Bunları seni hakir görmek için söylemiyorlar sakın alınma! Aksine; yetinebilmeyi,  şükretmeyi, ufacık şeyler ile mutlu olmayı hatırlattığın için teşekkür ediyorlar sana ve Bilal-i Habeşi (hz) rengindeki insanlarına. En çokta çocuklarına… Yıldızları olan ve kirpiklerinden insanlığa ulaştıran..

    -Alıntı -
  • Oysa ne çok cümlem vardı benim. Her şeye inat, yüreğimi ısıtan ne çok hayalim..
  • Kesik kolları var aşkın
    döl ve inat barındıran.
  • Fazla ısrar etmeyeceksin. Elinden geleni hakkıyla yapıp, bekleyeceksin. İnat iyidir ama kıvamında. Vazgeçeceğin noktayı çok iyi bileceksin.
  • Fazla ısrar etmeyeceksin. Elinden geleni hakkıyla yapıp, bekleyeceksin. İnat iyidir ama kıvamında. Vazgeçeceğin noktayı çok iyi bileceksin.
  • Eyy yaşamak derdi
    Eyy can sılası
    Beyhude telaş
    Süslü yalanlar hülyası
    Bir ömürde bir gün ağarması olmaz mı sende
    Hep mi iç kanamasısın
    Hep mi kalp ağrısı
    Karanlıklar berduşu seni
    Bir gün yüzün yok mu
    Sükutta geceyarısısın hep
    Kör kuyuma bir kıvılcımın çok mu?
    Gönülde nasır
    Kalpte diken
    Ne geçmez hastalıkmışsın serimde
    Neyin hesabını görüyorsun ki
    Bitmedi derdin benimle
    Bu ne ölüme şehvetli savaş
    Bu ne muazzam düşmanlıkmış böyle
    Kısmeti sürgün
    Nasibi hapis
    Neyin kusuruna bakmışta dönmez talih
    Hangi güzeli ekmiş de biçmemiş kader
    Ne vermiş de almamış benden
    Hangi kirpiğin hakkı kalmış kalbimde
    Hangi gözün ateşinde ıslanmamışım
    Hangi dağılmamdan derlemişte beni
    İsyanımdan uslanmamışım..?
    Bir ruh borcum var tensiz
    Bir yâr yazgım var kalemsiz
    Hiç mi sarılmaz
    Çare kollarında düşlerimin yarası
    Dermanlar dizinde okşanmaz mı
    Başımın bir tek belası
    Gül sineye yaslanmaz
    Yar koynunda tatlanmaz mı bir kere
    Hicranın iç deşen sancısı
    Ne bitmez kinin varmış canıma
    Ne sönmez nefretin aşkıma
    Pesim de yok ama bil
    Yeterim yok
    Beterinle gel
    Tüm bozgunlarına hazır yalnızlıklarım var
    Çarmıha gerilmiş hayallerim
    Örsünde bükülmüş ümitlerimden
    Kanıksadım batıp çıkmaları
    Eyy hayat
    İnadına yaşamak seni
    Sana inat sevmek
    Benim ömrümün işi bu
    Seninki de gelip geçmek...
  • İtirafı, direnen etinin içinden bir kancayla yırtıp çıkartmak gerektiği için sanığın kıvranıp durmasını izlemek tüyler ürperticidir. Bazen yukarıda, gırtlağına yakın bir yerdedir, içeriden dayanılmaz bir güçle yukarı doğru itilir, sanık boğulacak gibi olur, neredeyse itiraf edecektir, o anda yine o karşı konulmaz uğursuz güce yenilir, o anlaşılması güç inat ve korkunun esiri olup itirafı gerisin geriye yutuverirler.