Memed

Memed
@incememedinkanatliati
252 okur puanı
Ocak 2018 tarihinde katıldı
Ziyaret
Muhtemelen tezgahı açmaya gelirken yol kenarındaki bir inşaatın atıkları arasından alınmıştı bu teneke. Demir kulpu olduğuna göre boya tenekesi. Ateşten boyası silinmiş pası kalmış. Yaktıkları ateş hava alsın diye bıçakla aşağı taraflarını delik teşik etmişler. Soba kovasına benzesin diye de kocaman bir delik açmışlar en dibine. Sabahın dokuzu, hava hala karanlık. Kesiklerden ateşin şavkı yerde desenler çiziyor. İçinde yanan sunta üzerindeki vernikten olsa gerek keskin bir plastik kokusu ile kırıyor burnumun direğini. Diyarbakır'ın soğuğunu hiç bu kadar hissetmemiştim bedenimde, iliklerime kadar üşüyorum, yoksa bu keskin koku çekilecek gibi değil. Ateşi yakan seyyar satıcı, gür bıyıklarını aşağı doğru taramış genç bir abi arada sattığı karton bardakları çöpten çıkarıp ateşe atıyor. Çay ve simit dışında bir şey satmıyor. Ateşinden faydalanıyorum diye mahçup hissediyorum, gönlü hoş olsun diye kaçak sallama çay istiyorum, yanında ince bir simit. Hepi topu üç lira, emaneti de üç liraya alıyor. İçerde emanet dolapları yok. Görüşe girmeden telefonlar cüzdan kendi zayıf, bıyıkları gür abiye teslim edilecek, kaçarı yok. Başım öne eğik teneke de yanan ateşe bakıyorum. Görüş açımda teneke ve kimliğini unuttuğu için ilk görüşme grubu ile içeri giremeyen dayının kahverengi sivri burun ayakkabısı var. Öyle bir sohbet ediyor ki tanımadığı gür bıyıklı abi ile, ziyaret grubu ile içeri girememek bahanesi olmuş sanki. Görüş için içeri giren oğlunu beklemese de oturup sohbet edecek zaten, sohbeti öyle içten. Köy yerinde hep aynı insanlar görmekten sıkıldığı veya yeni insanlar tanımak onu da çok mutlu ettiği için susmuyor. Kitap okumayan, insan okuyor. Gür bıyıklı seyyar satıcıya köyünden bir şeyler anlatıp duruyor. Uçkur peşine düşmüş köy beyinin beş erkek çocuğunu kendiyle beraber
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Aklı başında kişi hoş olanın değil, acı vermeyenin peşindedir. Aristoteles
Edebiyat-Düşünce
Haz...
İstanbul, üç beş satır. Haz! üç harften oluşup bu kadar uç noktalarda uçabilen, yüzebilen bir kelime daha bulamıyorum. Haz yazmaktı. Haz üretmekti. Haz çok çalışmaktı. Bu tanımlar kiminde haz uyandırırken kiminin kaçış sözcükleri. Haz belki BDSM. Haz duygusuzca çiftleşmekti. Haz şiddetti. Haz sadece paraydı. Haz kimi dönem sadece su gibi berrak işeyebilmekti. Haz, en muhafazakarından en uç noktada yaşayan insanına farz. Haz başını secdeden kaldırmayana. Haz barda bardağın içindeki birası bitince dibindeki küçük buzu fondip yapana. Aslında herkesi bir kapıda buluşturabilecek üç harf. Haz sadece üç harf ardında açılan kapıların sınırı yok. Hazzın açıldığı bir kapı bile onlarca kapıya daha açılabilir. Sevgi bir hazdır ama kimi insan sevmeyi sever kimi sevilmeyi. Sevildikçe mutlu olanı yadırgayamaz o halde insan ilgiye açsa. Sevilmekten daha çok sevmeyi seveni de yadırgamıyoruz gerçi, çünkü ondan sadece kaçıyoruz. Çok sevenden kaçmamızın sebebi sıkması mı? Sevilmeye yabancı oluşumuz mu? Alışkın değiliz gibi yavan düşünceler mi? Değil! Çok seveni sevmiyoruz çünkü bırakıp gitmesinden korkuyoruz. Evet sen de çok seveceksin, birgün kendine iyice alıştırıp cehennemin dibine gittiğinde sabah üzerinden yorganı çekilmiş gibi kalacak olan benim! Çok seveni sevmek bir mucize aslında, sevgiden çok aslında güvendiğine işarettir bu. Hazzı sevgiye, sevgiyi güvene, güveni ise saygıya rahatlıkla temellendirebilirsin. Bir binaya kat çıkmak gibi değil, tam tersi; giriş katında haz var ve katlar bunun altına inşaa ediliyor. Katlar yerin dibine indikçe daha sağlam. Haz veren sevgiye bile bu kadar kapı çıktıysa diğer başlıklara yazmaya uzun bir zaman gerek. Yazacak gücü de üretmek gerekiyor burda; öyle ya burası oralardan çok farklı. Burda da kaçak kullanıyorlar, elektriği değil ama Spotify’ı,
İnce memed'in kanatlı atı.
İnce memed'in kanatlı atı. Öyle bir at ki, sizinle değil, ağzını açmadan tek kelime söylemeden bilinçaltınızla konuşuyor. Zihinsel anlamda melankolik olanlar, umutsuzluk anlamında söylemiyorum. Yaşamdan, toplumdan biraz dargın, biraz umutsuz, biraz umutlu olan. Dünyaya genelde sol’dan bakan yani “öbürleri” olan insanlar okurken her şeyi kişileştiriyoruz. Toplumla yaptığımız kimlik kavgalarını romandaki karaktere yansıtıyoruz. Kişileştiriyoruz. O kahramanları sen’lere bölmeyi öğrenmek lazım, ben’lere bölmeyi öğrenmek lazım. İçindeki ben’lerine huylarına atfetmek gerekiyor. O at SENSİN… O at dışarda beğendiğin birini gırtlağından tutup sevişmeni engelleyecek kalp atışı. O at bütün güzelliğini, bütün benliğini bırakıp ana avrat söven içindeki canavar. O at sana toplumun normlarını beyninden silip zihninde özgürce dilediğini yapmanı sağlıyor. O at koşuyor hiç durmadan, gece gündüz koşuyor. Koşuyor koşuyor koşuyor. Kimin yakalayacağı ve o at’ın nerede duracağı belli değil… Sana çok büyük bir günahta işletebilir, orada durabilir, orada nefesi kesilebilir o atın! O at koşuyor, o at kaçıyor, o at kovalıyor ama kitabın tek bir yerinde bile o atın nasıl beslendiğini, ihtiyaçlarını nasıl karşıladığını yazmıyor. Nasıl beslendiğine sen karar vereceksin o atın. Atın ne yiyeceğine, ne yerse daha düzgün koşacağına, daha çok direneceğine. Senin içinde aslında düşünmeyen bir kişi var. O kişi bekleye dursun, sen düşünüyorsun, inanıyorsun, özlüyorsun ve düşündüklerine göre özlediklerine göre kavradıklarına göre içindeki o kişiye, hani düşünmeyen, kuralsız hareket eden güdülerinle ona veri gönderiyorsun. Senin düşündüklerini o yiyor. Sen düşündüğün için o düşünmediklerini yapmıyor. Sen düşüne bildiğin için o kişi ahlaksızlık yapmıyor, ya da sen düşünebildiğin için o kişi
Ne dilediğine dikkat et, çünkü dileğin gerçekleşebilir. Sorumluluk almak zordur dilek dilemekten, dileğin gerçekleşmesi için edilen dua, harcanan emek kadar dilek gerçekleştikten sonra içine girilen durum sınar insanı. Ölümle Yaşam Arasında, filminde; “Hayaller, gerçek dışı olmak zorundadır. Çünkü o dakika o saniye aradığınızı bulduğunuzda onu artık istemeyeceksiniz. Çıkışa doğru yaklaşırken arzuların nesnesi daima eksik olmalıdır. İstediğiniz şey o değildir, bunun hayalidir. İşte Pascal’ın “Sadece gerçekten mutlu olduğumuz anlar hayal kurduğumuz anlardır.” Derken, kastettiği bu. Neden av öldürmekten daha güzeldir diyoruz ya da ne dilediğine dikkat et dileğiniz gerçekleşeceğinden değil, çünkü artık onu istememeye mahkûmsunuzdur. Yani Lucas’ın anlatmak istediği isteklerinle birlikte yaşamakla asla mutlu olunmaz. Tam bir insan olmanın anlamı idealler ve fikirler için çabalamaktır. Hayatınızda istediklerinizden hangisini elde ettiğinizi ölçmek değil ama dürüst, şefkatli, mantıklı hatta kendinden ödün verdiğiniz anlardır onlar. Çünkü sonunda kendi yaşantımızın anlamını ölçmenin tek yolu, diğer yaşantılarla karşılaştırmaktır.” Ve en güzelini Simyacı tamamlıyor… "Peki Mekke'ye şimdi neden gitmiyorsunuz?" "Beni hayatta tutan Mekke'dir. Hepsi birbirine benzeyen günlere, raflara dizilmiş şu vazolara, iğrenç bir aşevinde öğle-akşam yemek yemeye katlanacak gücü veriyor bana. Düşümü gerçekleştirmekten korkuyorum, çünkü o zaman yaşamak için bir sebebim olmayacak.” Okuyan herkese selam olsun, yeniden merhaba.