Bir fikri, bir iddiayı savunmak için bir roman yazmaya karar
vermiş bir yazar düşünün. Bu metin yazılırken mesele üzerine onca zaman düşünmeye, karakterleri içine sokup çıkaracağı
onca bağlamla oluşturduğu deney ortamına rağmen, romanı
nihayet tamamlayıp teslim ettiğinde yazarın başlangıçtaki fikri
zerrece esnememiş, dönüşüp gelişmemişse (buna tam tersi uca
geçmek dahildir), böyle bir yapıtın didaktik olduğunu düşünürüm.
İyi kurmaca, öğretmeyi hedeflemez ama buna
rağmen kurmacalardan öğreniriz.
Bize bir şey öğretmeyi hedefleyen kurmacalar,-hele bu "kötü
niyeti" gizlemeyi başaramadılarsa- dünyanın en sıkıcı şeyleri
listesinde zirveye yarışırlar ve bunun yüzlerce örneğine kendi
okurluk/izleyicilik serüvenimizde rastlamışızdır. Kurmaca üretenler
haklı olarak "didaktik" yaftası yemekten çekinirler. Bir
zamanlar kurmacaların didaktik olması özel olarak bir sorun
yaratmıyordu, her bir sanat yapıtı bir "ahlak kürsüsü" olarak
kabul edilip o kürsüyü hakkıyla doldurabildiğinde övgüyle karşılanıyordu.
Ama zaman içinde buna ilişkin tutum değişmeye
başladı. Bu mesele üzerine düşünmek "sanat için sanat" tartışmaları
eşliğinde yapıldığından, en az meselenin kendisi kadar sıkıcı
gelebilir. Peki bu konuyu tartışmanın başka bir yolu var mı?
Böyle günlerde bazen Lola daha fazla zamana ihtiyaç duyardı, bulaşıkları bitirse de kendini günün geri kala- nıyla yüzleşmeye hazır hissetmezdi, böylece bir süre bo- yunca kahve kaşıklarının madenî ve plastik kısımları ara- sında biriken kiri, şekerliğin kapağına yapışan şeker to- paklarını, çaydanlığın tabanındaki pası, musluğun çevre- sinde oluşan kireci ovalardı.