• Hastalar, insan ile bedenin koruması gereken uygun mesafeyi önemsemez, bakışlarını yöneltecekleri uygun zamanı kollamaz.
    Rüyadayken her şey gerçekmiş gibi gelir ya insana, ancak uyandıktan sonra rüya olduğunu anlarsın. Demek istediğim elbet bir gün biz de bu rüyadan uyanırsak, o zaman.

    Karanlıktım.' Kendisini böyle açıklamak istediği zamanlar olmuştu. O karanlıktı. Karanlık bir yerde o vardı.

    Dünyadaki bütün ağaçlar kardeşim gibi.
  • Kötülükten ancak kötülük çıkar. Bayağılık insan ruhunu öldürür. ... Burada, tek korunma yolu, kötülüğün üstünden akıp gitmesini sağlamaktır. Benim gibi, az gelişmiş bir ilkokul öğrencisinin de başarabileceği tek şey buydu. Kötülüğe kayıtsız kaldım; ona içimde yer vermedim. Kara ekmeği yemek zorundaydım; ama kötü şiiri okumadan da yaşayabilirdim. Sınıfta tahtaya kalktığım zaman, gene, şiirleri en iyi ben okuyordum; çünkü öğrenmiştim en çok bağıranın en iyi şiir okumuş sayıldığını. Ve, öğretmenin bu zayıf tarafını keşfeden tek akıllı öğrenciydim.
  • Geçmişten geliyorum…
    Acımasızların ülkesinden…
    Vicdanın kırıntısını bile yüreğinde barındıramayanların yürekleri gibi, buz kesmiş bir yerden…

    Hani klişeye gireriz ya, sürekli “savaşlardan nefret ediyoruz,” “savaşlar artık bitsin,” “dünyaya barış gelsin,” nasıl olacak peki? İnsanlar kendi çıkarları için dövüştükçe, bir böcek gibi birbirini ezmeyi sürdürdükçe, nasıl olacak bu dediğimiz?

    Düşünüyorum da… Asırlar boyu, birçok insan, birçok insanı katletti, iktidar uğruna, mezhep uğruna, herhangi bir etnik mensubiyet uğruna, Yahudi diye, Müslüman diye, Nazi diye, katledildiler. Katledildik. Öldük birer birer, bu göğün altında. Dünya nelere şahit olmuş, nelere şahit oluyor ve bundan sonraki zamanda da neleree neleree şahit olacak kim bilir…

    Ben bir Müslüman’ım. Allah bana, kafirle savaş diye emretmiş. Düşündüğümde insanların ideolojileri uğruna birbirlerini öldürmeleri, onlara işkence etmeleri kadar saçma, insanlık dışı bir şey göremiyorum. Evet ben bir Müslüman’ım. Ama Müslümanlığım, insanlığımın bir gereğidir. İnsan olmayan Müslüman nasıl olabilir? O zaman bu paradoksu nasıl açıklayabilirim? İnanın bilmiyorum…

    Kitapta o kadar acımasız şeyler okudum ki, “bunları yapan insan ise şayet, biz neyiz?” dedim. Biz insan isek şayet, peki bunlar ne? Annelik hakları iptal edilen kadınlar, kamplar, toplu katliamlar, işkence odalarında zavallı insanların dinmek bilmeyen acıları, tecavüzler, en iyisi de, estetik bir idam belki… Bu sadistlik, bu acı vermekten duyulan zevk, insanların gözyaşından, acı çığlıklarından besleniş de ne? “İnsan olmanın” hangi kilometre taşını dolduruyor bu acımasız hasletler? Düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum ama nereye koysam bu parçayı, hiçbir tabloyu tamamlamıyor maalesef…

    Kitabımızın içeriğine gelecek olursak; dünyanın eli en kanlı katillerinin başında gelen Stalin’in akli dengesinin bozulduğu ve SSCB’nin Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatabilecek bir nükleer bomba projesini tamamlamak üzere olduğu istihbaratını alan Amerika, Stalin’e suikast kararı alır. Lakin Moskova’nın bu suikasttan bir şekilde haberi olur ve macera tam olarak da burada başlar.

    İçerisinde çok fazla karakter barındıran, uzun metrajlı bir film gibiydi Kar Kurdu. Anna, Slanski, Massey, Lukin, Lebel... O kadar içime sindiler ki, o kadar uzun süre geçirdim ki onlarla, gerçekten şimdiden özlediğimi hissediyorum. En iyi dostlarım arasındalar şimdi hepsi...
    Polisiye roman olmasından ötürü içerisinde çok fazla karakter mevcuttu, bazen "bu arkadaş kimdi ya?" dediğim de oldu. Bazen sıkılıp "amaaan ne çok karakter var yaa, bu adam kimdi şimdi?" dediğim de. Ama iyi ki diyorum, iyi ki, sıkılıp yarım bırakmamışım. İyi ki sonuna kadar sebatla okumuşum.
    Dünyanın daha barış dolu bir dünya olmasını, insanların merhametle dolmasını temenni ederek son veriyorum sözlerime.
    Kesinlikle ve kesinlikle tavsiye eder, kitap dolu bir ömür dilerim...
  • İnsanlar ırk veya renk gibi tesadüfi sebeplerle üstün olmazlar. En iyi kalbi, en iyi aklı olanlar üstündür. Üstün insan yerdekine eğilerek ayakta durur ve onu kaldırarak yükselir. /

    Robert Green Ingersoll
  • Sabit fikirli, kafasını tek bir düşünceye takmış her türlü insan, yaşamım boyunca beni çekmiştir, çünkü bir insan kendini ne kadar sınırlarsa, öte yandan sonsuza o kadar yakın olur; işte böyle görünüşte dünyadan kopuk yaşayanlar, özel yapıları içinde karınca gibi, dünyanın tuhaf ve eşi benzeri olmayan bir maketini kurarlar.
  • İnsan sağlıklı, kendine güvenen, gururlu, neşeli ve mutlu insanları sevmemelidir; onların sevgiye ihtiyacı yok!
    Kibirli ve kayıtsız insanlar sevgiyi doğal olarak, sırf kendilerine gösterilen bir hürmet olarak görürler. Başkalarından gördükleri fedakarlık, onlar için, sadece bir süs, saça takılan bir toka, koldaki bir bileziktir; fedakarlığın onların hayatında hiçbir anlamı ve saadeti yoktur.

    Hayatın acımasız davrandığı, sefil, önemsiz, belirsiz, sevimsiz ve aşağılanmış insanlara sevgiyle yardım edilebilir ancak. Hayatını bu insanlara adayan birisi, hayatın onlardan çaldığı şeyi onlara geri vererek bu insanların gönlünü alır. Tek başlarına olunca onlar da herkesin yapması gerektiği gibi minnetle, tevazu ile sevmeyi ve sevilmeyi bilirler.
    Stefan Zweig
    Sayfa 52 - Aylak Adam Yayınevi
  • “Mesafelerin cahiliyiz. Çocuğa darp ederek kabilesini yıkar, çocuğu öldürerek atasına kıyarlar. Yaşadığı zulmün tastamam mağduru saymazlar. Can veren hiçbir çocuğu lütfedip de felaketin öznesi yapmazlar. Yapılsa dahi isimler eksik kalır. Çocuğu ölen ana babaların acısını tarif edebilecek medeniyeti kurmadık hala. Halbuki sadece kendi makamındadır çocuk. Alamet-i farikası mana yüklemeden dünyayı oldurmaktır. Evvela öter, ağlar, hırlar. Acziyetin sancısını bilir. Az biraz ayaklanınca taşı taşa vurur, tınıyı dinler. Her bulduğunu ağzına sokarak tatları ayırt eder. Meraklı bir Tanrı olur böylece. Onun aleminde kelimeler henüz birer isim değil, kainatın betimidir. Aradığı şeyleri bulamayınca şeylere isim verir. Anne yokken anne der, ekmek yokken ekmek der. Yokluğun tapınağını hasretini çektiği şeylerle örer. Gelgelelim biz yetişkinler o evlat tanrıyı alır, evvela beslemeye dönüştürür, müteakiben tenezzülü öğretiriz. Lisanın titreşimlerini, harflerin ritmini tekrarlaya tekrarlaya bir ruh lügatini yeni bir ruha zerk ederiz... çocuğu bir halkın parçası, ümmetin zerresi, devletin vatandaşı yapar, herkes gibi cümle kurmayı belletiriz. Hakeza ancak tenezzül makamına geçtiğinde çocuk, insan olmaya başlar... sünnet edilir, papyonlanır, üniformalanır, büyüklerin kullandıkları eşyaların pleksiglas minyatürleriyle yetişkinliğe alıştırılır. Asli benliğini şatafatla maskelemek yetmezmiş gibi, o maskenin bizatihi kendisi olduğuna inandırılır. Olgunlaşma doğal bir gelişim olacağı yerde, ebeveynin taassubu haline gelir. Diyeceğim şu ki, gaibe karışan hayalettir çocukluğumuz. Kimi zaman matem havasında, kimi zaman nostaljik içlenmeyle yad ettiğimiz çağ, zannedildiği gibi çocukluğumuz değil, bağrımızda saklı çocuksuluğumuzdur.”

    Yaşamak ağrısı asılıyor elbette omuzumuza doğar doğmaz. Taassubu içinde bir var olma kaygısı taşıdığımız. Bir hayata atılmış varlıklar olarak; ben olmadan biz olmanın derdi yüklenir omuzumuza. Mesafeler cahiliyiz diyor yazar. Toplumla çocuk arasındaki mesafe söz konusu olunca mesafeyi kültür oluşturuyor işte. Bir motel sahanlığına sığdırılmış bir sürü insanla birlikte bir sürü de dünya. Çoluk çocuk, genç, yaşlı hepsi bir arada yarı çıplak, bazen çıplak hallerin iç içe geçtiği bir olmazlar diyarı. Birlikte olması bile zor hayal edilen, bu çocukluğu çalınmış, büyümüş büyümemiş, bedensel büyük çocukların, sırları ve yalanları ile örülü çarpışan dünyalar. Bir sürü haller içinde bir insanlar alemi. Bu küçük yaşam dilimi içinde küçük mekanda bir büyük sorgulama çerçevesi içinde kültürel ve tarihsel var oluşumuza bir bakış atıyoruz. Bu süreçte yüzleşmeler hesaplaşmalar ve sırlarla örülü dünyanın açığa vurumunu izliyoruz. Gözlüyor ve görüyoruz. Görmenin tüm hallerini yaşıyoruz aslında; bunu dışındaki yaşamı da hissediyoruz:

    “Nitekim gözbebeği, eşyanın özsuyunu emen kara bir dairedir. Göz nesneyi göremez, nesnenin yansımasını Üretir. İnsan mevcudiyetinin icap ettiği şekilde zihniyle gören bir mahluk olduğu için, baktığını değiştirmekle kalmayıp her Harikayı ve melaneti birbirine benzeterek varlığın has ışığını çalar. Koklamadan, değmeden, tatmadan, işitmeden bakanlar, sadece bakanlar, gerçeği gördükleri kadar zannederler. Bunun şifası yoktur maalesef. Bu şedit gözün odağına tutulanlar ise, katiyen gerçekleştiremeyeceği sözler verip gerçekte yapamayacağı işlere kalkışarak, olmayan bir kudretin yalandan muktediri olurlar. Seyredilen olmayı mühimseyip kendi kendilerini seyretmeye başladıkları vakit gözün hükmünde kımıldayan birer hülyaya dönüşürler.”

    Tüm insan halleri içinde, bir çok ahvalin ortasında yaşam çığlıkları duyuyoruz. Yazarın bakış açısını izliyorsunuz dehşet ve hayranlıkla ve bazen öfkeyle. Yazar bir çok noktaya açılım getirmiş çaba göstermeden olayların akış süreci içinde. Kurguyu okurken öfke ve sevinci bir arada yaşarken hissetmeyi istediğiniz neyse onu hissediyorsunuz.

    “Bence tek tek seçiyorlar kafamızı. Yüreğe uygun kafayı takıyorlar. Nasibimize düşen neyse o kadar hissedebiliyoruz.”

    Keyifli okumalar!