Yenilikler süratle geliyor, yine aynı süratle gidiyor. Eskimeye olanak bulamadan hayatımızdan siliniyor. Ardında ne iz ne anı bırakıyor. Biz bir yeniliğe ayak uyduramadan, yerini bir diğeri alıyor.
Bu kent ne zaman sevdi ki evlatlarını? Kime şefkat gösterdi ki? Böyle söylediğim bir gün, oğlum, “Baba,” demişti, “bizim işimiz sevgi dilenmek değil, sevgiyi yaratmak. Bunun için çabalıyoruz.
Ayrılık, ümitlerin ötesinde bir şehirdir. Ne bir kuş, ne bir haber, ne de bir selam gelir. Çaresiz seslenişler, beyhude bekleyişler; teselli yerine hüzünlü bir akşam gelir.
İstanbul’un tuhaf yanı, cevaplardan çok soruları sevmesiydi. Mutluluğu karabasana çevirebilir, veya tersi, umutsuz yatılan bir gecenin ardından sevinçli bir sabahı başlatabilirdi. Belirsizlikten güç alırdı. Kentin kaderi diyorlardı buna. Bir sokağındaki cennet ile diğer sokağındaki cehennemin yeri ansızın değişebilirdi.