Yaratılışta kardeş, dünyada eşit ve eş olduğunu bilen insanların dünyasıydı İslâmiyet. Kendi nefisleri için istediklerini ta yürekten başkaları için de isteyenlerin şiarıydı. Uzak iken yakın ve eş olanlar, birbirleriyle kardeş olanlar... Hakkı, doğruyu, güzeli yaymada ölümü göze alanlar, birbirlerine yalnızca Allah için yaklaşan, kaynaşan ve birleşenler... İyilikte yarışanlar, yarış içinde örnek hayatlar sürenler, birbirleri yerine ağlayanlar... Ebû Eyyüb'un hadisle naklettiğine göre, "Birbirlerini Allah rızası için sevenler, (kıyamet gününde) Arş'ın etrafında yakuttan tahtlar üzerinde olacaklar."dı. Bunlar o insanlar idi ki şimdiden dünyayı kendilerine yakut tahtlar edinmişlerdi. Aralarında olduğuma, onları görüp tanıyacak bir zamanda yaratıldığıma, rızkımın bana bu çağda ve burada verildiğine, Allah'ın bana bahşettiği nimetlerine şükretmem gerektiğini düşündüm. Kendi iç dünyama çekilip Allah'ı zikretmek istedim. Sağlıkla yaşadığıma, sahip olduğum azalarıma ve o azaların çalışma düzenindeki intizamına şükretmek için Ebu Eyyübdan duyduğum bir duayı mırıl dandım: "Bizleri yediren, içiren, yiyip içtiklerimizi boğazımızdan kolaylıkla geçirip bedenimizden atmamızı sağlayan Allah'a hamd ü senalar olsun."
Mü’min âdeta fırsatlar ummanında yüzer. Rabb’i sürekli ona rahmetinin kapılarını açık tutar. O bir adım atar, Rabb’i on yazar, yüz yazar, yedi yüz yazar. O “bir” der, Rabb’i “bin” yazar. Mü’min yapar, kazanır; yapamaz, ondan bile kazanır. Mü’min yer, içer, kazanır; uyur, yine kazanır. Şehveti onu helaline iter, şehvetini tatmin eder, yine kazanır. Mü’min, ağlayıp kazanır; gülüp kazanır. Şükreden kazanır; sabreden kazanır. Tebessüm etse sadaka olur, koşsa cihat olur.
Mü’min, günahlara karşı gevşekliğin kendisini Allah’tan uzaklaştırabileceğini bilir ve günaha taviz vermez, günahkârlarla mesafeli kalır. Bedene giyilen elbisenin eskidiği gibi imanın da eskiyebileceğini bilir. Allah’tan imanını kalbinde yenilemesini ister.