Bilgimin artması da giderek sezgisel yargılarımı etkiledi ya da bastırdı. Bilinçli olarak kısıtladığım soruların peşinden, sistematik bir biçimde gitmeye başladım. Felsefe tarihine kısa bir giriş okumuş ve bu alanda düşünülenlerin tümüyle ilgili, çok genel de olsa, biraz bilgi edinmiştim. Sezgilerimin tarihsel yandaşlarının olması beni çok rahatlattı. Özellikle, Pythagoras, Herakleitos, Empedokles ve Platon'un düşünceleri çok ilgimi çekti.
Ağaçlar gizem doluydu ve bence, yaşamın anlaşılması olanaksız anlamının nesnelleşmesiydiler. Bu nedenle, insanın bu anlamı ve onun şaşırtıcı işlemlerini en yakından duyumsadığı yerler ormanlardı.
Bütün kompozisyonlar bittiğinde, öğretmen, "Bir kompozisyon daha var. O da Jung'un," dedi. "Tümünden iyi. Onu ilk okumam gerekirdi ama ne yazık ki sahtekârlık yapmış. Bunları nereden çektin? Gerçeği itiraf et."
Değişik yönlerden üzerime baskı yapan o kahrolası yalnızlıktan ve farklı olmaktan ne olursa olsun kurtulmak istediğim için genelde göze batmamak işime geliyordu. Aptallıkları ve cehaletleri beni çok kızdırsa da, daha çok, benim gibi, nereden geldikleri belli olmayan ve pek parlak sayılmayan yoksul aile çocuklarına yakınlık duyuyordum.
Tiyatro, şiir, tarih ve daha sonraları da doğa bilimle ilgili elime ne geçerse okudum. Okumak yalnızca ilginç gelmiyor, aynı zamanda, ikinci kişiliğinin kafasını sürekli meşgul eden ve beni giderek karamsarlığa iten konulardan uzak durmamı sağlıyordu. Dinsel sorular söz konusu olduğunda bütün kapılar yüzüme kapanıyor, arada bir kapı açılır gibi olduğunda, arkasında beni yeni bir düş kırıklığı bekliyordu. İnsanların tümüyle farklı dertleri vardı. Emin olduğum şeylerde tek başıma kalmıştım. Her şeyden çok biriyle konuşmak istiyor ama hiçbir noktada iletişim kuramıyor, tam tersine, başkalarında bir yabancılaşma ve bir güvensizlik duyumsamam beni iyice suskunlaştırıyor, bu da beni karamsarlığa itiyordu.