Ama işte, insan bazı bedelleri ömür boyu ödemek istemiyor. Tek başına bir şey değil, kendinden büyük bir şeyin parçası olmak istiyor bazen. Ummanın damlası, başağın buğdayı, ağacın dalı, hatta dalın çıtırtısı... Çareyi kainatın sırrında değil, kendi gibi bir başka ben'in yamacında arıyor. Ufacık bir yakınlık uğruna, canını sıkacak, kalbini kıracak, kendini değişmeye zorlayıp hayatını büsbütün karartacak birilerini istiyor o zaman yanında. Gidip kanlı bir sunağa uzanıyor. İçinde yıllanmış cefakar, vefakar ben'i, uzak bir ihtimalden fazlası olmayan şaibeli bir biz hayaline kurban etmekten çekinmiyor.
Birazdan birileri birilerine hayatın devam ettiğini müjdeleyecekti. Hayat da devam edecekti sahiden ama artık o eski hayata benzemeyecekti. Dünya, böyle eksile eksile, hiçe varıncaya dek kendi ekseni etrafında dönmeye devam edecekti. Kendi etrafında fır fır dönen bir şeyi ciddiye almaya çalışmaktı belki asıl
aptallık.
Geçmişe özlem duymak, asla dolmayacak boşlukların, kovuklarını belli etmek ister gibi zonklamasına neden olsa da, bir yanıyla bana hep iyi gelirdi. Vaktiyle var olmuş bir yokun nazikçe kendini anımsatmasıydı neticede bu sızı. Özlenmeye hak kazanacak denli mutlu etmiş bir lütuftan geriye kalana, sızı bile olsa, teselli diye bakardım.