Fâtıma geldi; yanlarına çektiler, yatağa oturttular. Daha yaklaşmasını, kulaklarını dudaklarına değdirircesine sokulmasını işaret ettiler. Fâtıma sokuldu, kulağını Allah Resulünun dudağına değdirecek kadar başını eğdi. Allah Resulünun dudakları kıpırdadı. Fâtıma'nın kulağına, kimsenin işitemedigi birkaç kelime söylediler. Fâtıma başını kaldırdı. Yüzünde acılık ve gözlerinde yaş... Bir daha eğilmesini istediler. Yine kulağa birkaç kelime... Bu defa Fâtıma'nın yüzünde saadet ve dudaklarında tebessüm...
İlk söyledikleri:
"-Ben ölmek üzereyim!"
Ve Fâtıma ağlıyor.
İkinci söyledikleri:
"-Bana ilk ve çok çabuk, sen kavuşacaksın!"
Ve Fâtıma gülüyor.
Elleri suda.
Batırıp çıkarıp yüzlerini siliyorlar.
Fâtıma, yüzü babasınınkinden beyaz, yatağa sokuldu.
İnsanlığın tacı baba, kadinligin en derin ve ince timsali kızına bakıyor. Birbirlerine hiçbir şey söylemeden sadece bakışıyorlar. Kimbilir kaç asırlık birkaç dakika bakıştan sonra, Allahın Resulü, âlemde en hisli sözü söylediler:
-Üzülme kızım; babana bugünden başka acı yok!
Akşam yaklaşmakta... Güneş, Medine'nin batısındaki tepelerin arkasına kaçmak mı istiyor ne? Bütün sesler, hareketler vedalarda, kendilerinin de bilmediği bir çırpınış, bir yırtılış, bir eriyiş var. Kıyamet çizgisine bir mızrak boyu mesafe mi kaldı?
Kainatın nur mayası olan mukaddes vücudu toprağa koydular ve üzerini örtüp meydana çıkan düzlüğe dehşetle baktılar.
O an, Derin ve İnce Fâtıma geldi, kabirden bir tutam toprak alıp yüzüne sürdü ve dedi:
-O'nun toprağını koklayan zaman boyunca, misk kokusu almasa ne gam... Benim üzerime öyle bir musibet çöktü ki, gündüze çökseydi gece olurdu.