“Sentinel Adası”, 2012’de “Le Sermon sur la chute de Rome” kitabıyla Goncourt Ödülü’nü alan Fransız yazar Jérôme Ferrari’nin Türkçeye çevrilen ilk kitabı. Muhteşem bir hiciv; yazarın sivri diline, derinlikli kurgusuna ve kara mizahına hayran kaldım. Umarım diğer romanları da yakın zamanda dilimize çevrilir.
Fransa’da kendi halinde, bakir bir adayken turistlerin akınına uğramaya başlayan Sentinel Adası’nda bir gün turistik işletmelerin sahibinin bir turisti bıçaklaması ve ardından gelişen olayları merkeze alıyor kurgu. Ancak bu işletme sahibinin annesinin kuzeni olan anlatıcımızın zamanda geriye gitmesiyle adanın tarihine de vakıf oluyoruz. Feodal dönemde toprak sahibiyken, dönemin şartları değişince ya da sanayileşme sonrası kapitalist sistemin talepleri evrilince, kıyıdaki topraklarını çeşitli turistik merkezler haline getirip işleten bir ailenin hikayesini anlatıyor önce Ferrari ilk iki bölümde. Üçüncü bölümde ise hikayeye bu ailenin oğlu tarafından bıçaklanan turistin gözünden bakıyoruz. Son iki bölümde de terk ettiği adaya yıllar sonra dönen anlatıcımız yine kendisinin ve adanın değişim hikayesine dönüyor.
On dokuzuncu yüzyıldan bir hikayeye atıfla başlayan Ferrari her şeyin adaya ilk ayak basanı öldürmemek yüzünden olduğunu söylese de aslında bunun sistemin versiyonlarından, getirilerinden biri olduğunun gayet farkında. Aslında hiç arzu edilmeyecek şeylerin bile sistem tarafından pompalandığında, pazarlama taktikleriyle satılmasını, bunun insanın açgözlülüğünü ve yozlaşmayı tetiklemesini ve sonunda her şeyin gösteriş için yapıldığı, saçma ama kalıplaşmış hareketlere dönüştüğü bir dünyanın mahvını (onu nasıl “koca bir alışveriş merkezine dönüştürdüğümüzü”) bir ada üzerinden muazzam anlatıyor. Aynı yabancıların turist olduğunda başka göçmen olduğunda başka