İpek Dadakçı

6/10
·280 syf.··
2026 11. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 20 Ocak 2026 23:02
İrlandalı yazar Anne Enright’ı uzun zamandır okumak istiyordum, son romanı “Çitkuşu”nun yayımlandığını görünce hemen okumak istedim bu nedenle. İrlanda edebiyatı sürprizlerle dolu, keza bu da beklediğimden bambaşka çıktı. Arada kaldığım romanlardan biri oldu ama; çünkü çok güçlü olduğu yönleri olmakla beraber sanki eksik bir şeyler de var. Bir ailenin üç kuşağının hikayesini kadın karakterler üzerinden anlatmış Enright romanda: anneanne Terry, anne Carmel ve kızı Nell. Ailenin hikayesini her birinin bakış açısından okuyoruz ayrı ayrı, yani çok sesli bir roman bu. Hatta arada kısacık da olsa dede Phil’e de ses vermiş yazar, ki bu kısmı çok güçlü yanlarından biri bence. Ama anneanne Terry’nin sesini pek duymuyoruz, ki asıl düğüm onun hikayesinde ve ben onun açısından da görebilmeyi çok istedim. Öte yandan, çok seslilik büyük bir ustalıkla kotarılmış: her bir karakterin üslubu, anlatımı, bakış açısı hem bambaşka hem de karakterle son derece uyumlu; öyle ki kuşak farklılıkları, her birinin yaşadığı dönemin farklılıkları muhteşem yansıtılmış. Bu da romanın beğendiğim ikinci yanı. Enright, ailenin geçmişinde yaşanan bir travmanın üç farklı kuşaktaki yansımalarını ve aile bireylerinin aralarındaki ilişkileri mercek altına alıyor. Geçmişte yaşananların sonraki nesillerin hayatlarına nasıl yansıdığı ve yıllar sonraki bağları dahi nasıl etkilediği çok iyi bir çıkış noktası hakikaten ve iyi işlendiğinde ortaya çok etkileyici bir metin çıkarmaya son derece müsait. Fakat yazar yeterince derinleşememiş bence konuyu işlerken. Ne karakterlerin ruhsal tasvirleri ne de ilişkilerin tahlili nüfuz etti bana okurken. Sonuç olarak okuduğuma memnunum ama derinden etkilendiğimi söyleyemeyeceğim.
ÇitkuşuAnne Enright · Delidolu Yayınları · 202678 okunma
Reklam

İpek Dadakçı

, bir kitap okudu
10/10
·264 syf.··
3 günde okudu
·
Okunma: 23 Ocak 2026 21:45
·
2026 12. kitabı
Maria Grazia Calandrone
8.7/10 · 24 okunma
9/10
·136 syf.··
2026 9. kitabı
·
24 saatte okudu
·
Okunma: 16 Ocak 2026 13:26
“Sentinel Adası”, 2012’de “Le Sermon sur la chute de Rome” kitabıyla Goncourt Ödülü’nü alan Fransız yazar Jérôme Ferrari’nin Türkçeye çevrilen ilk kitabı. Muhteşem bir hiciv; yazarın sivri diline, derinlikli kurgusuna ve kara mizahına hayran kaldım. Umarım diğer romanları da yakın zamanda dilimize çevrilir. Fransa’da kendi halinde, bakir bir adayken turistlerin akınına uğramaya başlayan Sentinel Adası’nda bir gün turistik işletmelerin sahibinin bir turisti bıçaklaması ve ardından gelişen olayları merkeze alıyor kurgu. Ancak bu işletme sahibinin annesinin kuzeni olan anlatıcımızın zamanda geriye gitmesiyle adanın tarihine de vakıf oluyoruz. Feodal dönemde toprak sahibiyken, dönemin şartları değişince ya da sanayileşme sonrası kapitalist sistemin talepleri evrilince, kıyıdaki topraklarını çeşitli turistik merkezler haline getirip işleten bir ailenin hikayesini anlatıyor önce Ferrari ilk iki bölümde. Üçüncü bölümde ise hikayeye bu ailenin oğlu tarafından bıçaklanan turistin gözünden bakıyoruz. Son iki bölümde de terk ettiği adaya yıllar sonra dönen anlatıcımız yine kendisinin ve adanın değişim hikayesine dönüyor. On dokuzuncu yüzyıldan bir hikayeye atıfla başlayan Ferrari her şeyin adaya ilk ayak basanı öldürmemek yüzünden olduğunu söylese de aslında bunun sistemin versiyonlarından, getirilerinden biri olduğunun gayet farkında. Aslında hiç arzu edilmeyecek şeylerin bile sistem tarafından pompalandığında, pazarlama taktikleriyle satılmasını, bunun insanın açgözlülüğünü ve yozlaşmayı tetiklemesini ve sonunda her şeyin gösteriş için yapıldığı, saçma ama kalıplaşmış hareketlere dönüştüğü bir dünyanın mahvını (onu nasıl “koca bir alışveriş merkezine dönüştürdüğümüzü”) bir ada üzerinden muazzam anlatıyor. Aynı yabancıların turist olduğunda başka göçmen olduğunda başka
Sentinel AdasıJérôme Ferrari · Everest Yayınları · 202533 okunma