İpek Dadakçı

8/10
·112 syf.··
2026 13. kitabı
·
11 saatte okudu
·
Okunma: 24 Ocak 2026 23:01
Derya deniz Latin Amerika edebiyatının deli işi metinlerinden, cevherlerinden biri “Büyük Ev”. Tarihe Muz Katliamı olarak geçen, 5-6 Aralık 1928’de Kolombiya’da United Fruits Company için çalışan muz işçilerinin grevinin muhafazakar hükümet ve ordu tarafından kanlı bir şekilde bastırılmasını, gerçek ölü sayısının hiçbir zaman bilinmediği işçi katliamını konu alıyor. Konusuyla Marquez’e de ilham vermiş kitap ama asıl Alvaro Cepeda Samudio’nun anlatımı eseri bambaşka bir yere taşıyor. Sadece kısa ve basit cümlelerden oluşan diyaloglarla ilerleyen bir ilk bölüm karşılıyor önce okuru; grevi bastırmak üzere bölgeye gönderilen askerlerin konuşmaları bunlar. Kısa ve basit cümlelerle kocaman bir resim nasıl çizilir, bütün bir hava nasıl solutulur dersi veriyor yazar burada adeta. Sonraki bölümlerin çoğunda, bölgenin varlıklı, toprak sahibi ailelerinden birinin hikayesini, farklı aile bireylerinin seslerinden dinliyoruz; bu kısımlar gerek bilinç akışı tekniğinin kullanımı gerekse ailedeki yozlaşmayı, çürümeyi, dağılmayı ele alması bakımından oldukça Faulknervari, ki yazar bir Faulkner çevirmeni. Bunların haricinde yine resmi bir belge, anlatıcı gibi farklı seslerle ilerliyor hikaye. Ve tüm bu parçalar bir araya gelince birbirini tamamlıyor. Dikkatle, odaklanarak okunması gereken kitaplardan biri bu, buna rağmen kaçırdığınız şeyler olabilir. (Hatta bazı yerleri iki kere okumama rağmen bir iki noktayı ben mi anlamadım, yazar farklı yorumlara açık bırakmak mı istedi hâlâ emin değilim ben de.) Fakat böyle bir metni okumak da bambaşka br tecrübe, bambaşka bir haz gerçekten. Kasabanın anlatıldığı, daha doğrusu 1,5 sayfada röntgeninin çekildiği bir bölüm var ki mesela, nasıl bir maharettir bu, demeden geçmek mümkün değil, keza aile bireylerinin konuştukları bölümlerin her biri
Büyük EvÁlvaro Cepeda Samudio · İthaki Yayınları · 2023202 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?

İpek Dadakçı

, bir kitap okudu
10/10
·112 syf.··
6 saatte okudu
·
Okunma: 27 Ocak 2026 17:00
·
2026 15. kitabı
Mathieu Belezi
8.8/10 · 124 okunma
10/10
·264 syf.··
2026 12. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 23 Ocak 2026 21:45
Nefis, nefis bir kitap “Beni Götürmediğin Yer”. İtalyan yazar Maria Grazia Calandrone, kendisini sekiz aylık bir bebekken terk eden annesinin hikayesinin peşine düşüyor bu otobiyografik romanda. Konusunu böyle özetleyince vıcık vıcık bir dram okuyacağınızı sanabilirsiniz ama asla öyle bir kitap değil, baştan bunu söyleyeyim. Calandrone derlediği tanık hikayelerinden, haberlerden, arşivlerden hareketle annesinin hayat hikayesini yeniden anlatıyor. İtalya’nın taşrasında, büyük toprak sahiplerinden biri için çalışan maraba bir ailenin kızı Calandrone’nin annesi ve ailesi tarafından ekonomik sebeplerle hiç istemediği bir evliliğe zorlanıyor. Devamını anlatıp tadını kaçırmayayım ama şu kadarını söyleyeyim, yazarın annesinin hayatı baştan sona sınıf ve cinsiyet eşitsizliğinin ibretlik öyküsü. Toplumsal normların ve büyük ölçüde buna bağlı olan yasaların daha eşit, daha adil olduğu şartlarda bambaşka olabilecek bir hayat öyküsü. Dolayısıyla bu hayat öyküsüyle beraber bir dönem İtalya’sının siyasi ve toplumsal portresini de çiziyor yazar, hem de muazzam yapıyor bunu: İkinci Dünya Savaşı ve sonrasındaki siyasi atmosfer, Mussolini dönemi, bir yandan feodal düzenin devam ettiği taşra diğer yanda sanayileşmenin hızla tırmandığı büyük kentler ve birinden diğerine göçün sosyolojik sonuçlarını didik didik ediyor. Bu esnada Pasolini, Rossellini, Dino Buzzati gibi sevdiğim yazar ve yönetmenleri, onların eserlerinin bu dönemlere temas etmesi de ayrıca zenginleştirmiş metni. Tüm bu sosyal ve siyasi arka planın yanında duygusal açıdan da çok yoğun bir metin bu; çok, çok etkilendim. Annelik üzerine, adaletsiz düzen ve bunun insanı mecbur ettikleri üzerine çokça düşünüyorsunuz okurken. Dışarıdan önyargılarla yaklaştığımız hikayelerin içeriden nasıl bambaşka olduğunu, bazen bırakıp
Beni Götürmediğin YerMaria Grazia Calandrone · Eriken Yayınları · 202624 okunma
6/10
·280 syf.··
2026 11. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 20 Ocak 2026 23:02
İrlandalı yazar Anne Enright’ı uzun zamandır okumak istiyordum, son romanı “Çitkuşu”nun yayımlandığını görünce hemen okumak istedim bu nedenle. İrlanda edebiyatı sürprizlerle dolu, keza bu da beklediğimden bambaşka çıktı. Arada kaldığım romanlardan biri oldu ama; çünkü çok güçlü olduğu yönleri olmakla beraber sanki eksik bir şeyler de var. Bir ailenin üç kuşağının hikayesini kadın karakterler üzerinden anlatmış Enright romanda: anneanne Terry, anne Carmel ve kızı Nell. Ailenin hikayesini her birinin bakış açısından okuyoruz ayrı ayrı, yani çok sesli bir roman bu. Hatta arada kısacık da olsa dede Phil’e de ses vermiş yazar, ki bu kısmı çok güçlü yanlarından biri bence. Ama anneanne Terry’nin sesini pek duymuyoruz, ki asıl düğüm onun hikayesinde ve ben onun açısından da görebilmeyi çok istedim. Öte yandan, çok seslilik büyük bir ustalıkla kotarılmış: her bir karakterin üslubu, anlatımı, bakış açısı hem bambaşka hem de karakterle son derece uyumlu; öyle ki kuşak farklılıkları, her birinin yaşadığı dönemin farklılıkları muhteşem yansıtılmış. Bu da romanın beğendiğim ikinci yanı. Enright, ailenin geçmişinde yaşanan bir travmanın üç farklı kuşaktaki yansımalarını ve aile bireylerinin aralarındaki ilişkileri mercek altına alıyor. Geçmişte yaşananların sonraki nesillerin hayatlarına nasıl yansıdığı ve yıllar sonraki bağları dahi nasıl etkilediği çok iyi bir çıkış noktası hakikaten ve iyi işlendiğinde ortaya çok etkileyici bir metin çıkarmaya son derece müsait. Fakat yazar yeterince derinleşememiş bence konuyu işlerken. Ne karakterlerin ruhsal tasvirleri ne de ilişkilerin tahlili nüfuz etti bana okurken. Sonuç olarak okuduğuma memnunum ama derinden etkilendiğimi söyleyemeyeceğim.
ÇitkuşuAnne Enright · Delidolu Yayınları · 202678 okunma