Yol yok, yönsüz bir şaşkınlık var, musibet, ateş ve susuzluk iklimi! Fırtınalı, ümitsiz ve sonsuz! Yalnızlık, sessizlik ve dehşet! Öyle topraklar ki bitki yeşermekten korkuyor! Öyle bir hava ki güneşin kaynayan ve köpüklü ağzından cehenneme açılıyor ve sen gitmek için değil, ipekler üzerinde dans etmek için eğitilen ayaklarınla, fırtınalara karşı koymak için değil, bir omuza dayanmak için yaratılan nazik alnınla, soğuk kırbaçları ufuk duvarlarını kırbaçlayan fırtınalara ve cinnet halindeki fırtınalardan kaçan perişan çakıllar seline tahammül etmek için değil, öpmek ve okşamak isteyen nazlı bedenin ve yüzünle... Evet, ey mutlu adam! Ey "kendinde huzur bulan", ey "kendine alışan!" Sen kendi hayatına bak; hayatın mutlulukları ve sevinçleri sana yeter, varlığın ahireti zor ve ağırdır. Kevir'de de şöyle itirafta bulundum: "Ben uzaklardakı dağın arkasında, yeryüzünün ümitsiz ufuklarının ötesinde, taşın bağrında kaynayan çeşmeyi bulmaya gittim. O çeşmenin tatlı ve soğuk damlalarını armağan olarak getireceğim. Sürekli karanlıklarda uçan güvercinlere armağan edeceğim; ama havası yakıcı ve yoğun buharların aleviyle dolu, tabanı, vadisi ve çölleri erimiş, ateşlerin korkunç seliyle kaplı bir yanardağa vardım. Bu yanardağın kırmızı ağzı zincire vurulmuş kızgın bir deli gibi kaynıyordu...
Evet, ben bu çeşmeye vardım, benim çeşmem budur.
Tapınağımın zindandaki ruhu, yağmursuz asırların susamışı!
Testileri kuru ve topraklar içinde öylece geri getirdim. Bu başarısız hicretimden ümitsiz dönüşümde, beni görmeye gelecek olan sana bu testileri vermekten utanıyorum.