merve

'Sabetay Sevi sarsıntısı'ndan kurtulma sürecinin bir bölümü olarak, Osmanlı ülkesindeki birçok cemaat gibi, Hahamlar tarafından yönetilen Edirne Cemaati de, Sabetay Sevi olayından toparlanmak için, bazı uygulamaları ne kadar eskimiş olursa olsun Musevi diniyle ilgili konularda gelecekte hiçbir değişiklik yapılmamasına karar verdi. Eğitim meseleleri, düşünce süreci ve yeni bilgilerin edinilmesi donduruldu. Ne kadar 'çağdışı' olursa olsun, hayatın her alanında o dönemi yöneten katılaşmış uygulamalarda en küçük bir değişiklik yapılması dahi yasak edildi. Sonuçta Edirne dâhil, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki tüm Yahudilerin üzerine karanlık bir çağ çöktü.
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Lehli Simon (1608-1619): “Edirne’nin sokakları taşla döşenmiştir. İnsanların ve hayvanların sokaklarda ıslanmadan yürümeleri mümkündür. Şehirde misafirhaneler, taştan yapılmış büyük kâgir camiler, hamamlar, çeşmeler ve tatlı içme suları vardır. İçlerinde yük hayvanları ile beraber kalabileceği, yemek yiyip, yıkanabileceği, bin kişilik kervanları ağırlayabilecek misafirhaneler vardır… Geniş nehirlerin üstünde taştan yapılmış birçok köprü mevcuttur. Şehrin bir ucundan diğerine akan üç nehir, orayı kutsar ve bolluk getirir. Kenti, yarım günlük yürüyüş mesafesini kaplayan bostanlar ve bağlar çevreler.” Yine de bu etkileyici tanıklıklara rağmen, şehrin daha kötü tarafları da vardı. 17. yüzyılın sonlarına doğru, 15.000 kişi veya şehir nüfusunun yarısı kadar, alanı sadece 360.000 metre kare olan şehir surlarının içinde yaşıyorlardı. Bu da, metre kare başına 41.500 kişilik bir nüfus yoğunluğu eder. Böyle bir nüfus yoğunluğu günümüzde insanlık dışı bir düzeyde kirlilik, bakımsızlık ve sefalet anlamına gelirdi.
1658’de bir seyahatname yayınlayan, 17. yüzyılın ünlü Türk gezgini Evliya Çelebi, Edirne’nin önemi hakkında şunları söylüyordu: “Osmanlı İmparatorluğu’nda, Avrupa illerinde en büyük şehirler sırasıyla şunlardır: İstanbul, Edirne, Sofya, Belgrat, Budin (şimdiki Budapeşte), Saraybosna (şimdiki Sarajevo) ve Selanik… Philip du Fresne - Canay (1573): “Edirne Osmanlı İmparatorluğu’nun ikinci şehridir; büyük ve ticari bir merkezdir. İçinde Türkler, Yahudiler ve Rumlar yaşar.
Çoğunlukla hayatın gerçek trajedileri sanatsallıktan öyle uzak bir tarzda gerçekleşir ki, kaba şiddetleriyle, mutlak tutarsızlıklarıyla, manasızlıklarının absürtlüğüyle, üsluptan zerrece nasiplerini almamış olmalarıyla bizi incitirler. Bayağılık bizi nasıl etkilerse aynen öyle etkilerler. Bizde yalnızca kaba kuvvet izlenimi uyandırırlar ve biz de buna başkaldırırız. Ama bazen de hayatımız güzelliğin sanatsal öğelerine sahip olan bir trajediyle kesişir. Eğer bu güzellik öğeleri gerçekse, bu hadise bizim dramatik etki hissimize hitap eder. Birdenbire artık bu oyunda oyuncu değil, seyirci olduğumuzu fark ederiz. Daha doğrusu hem oyuncu hem seyirciyizdir. Kendimizi seyrederiz ve manzaranın mucizeviliği karşısında büyüleniriz.
Artık sevmediğimiz insanların duygularında her zaman gülünç bir şeyler buluruz.