"Düşlere dokunmak mümkün olabilir mi?"
Oturdum, İhsan Oktay Anar geçti karşıma aldı eline kitabını anlattı da anlattı. Yoksa Uzun İhsan Efendi miydi anlatan? Bünyamin de kimdi o zaman? Her şey yanılsama, her şey bir düş ürünü müydü sahiden? Kimdim ben?
Her şeyin iç içe geçtiği ama mutlaka bir yerde ayrılıp tekrar bütün olduğu eser sizi yerden yere vuracak. Bahsettiği kişilerle aklınızı karıştırıp, bildiğinizi sorgulatacak. Yeniçeriler, padişahlar derken bir de meraklı maymun çıkacak karşınıza. Yetmeyecek kerpetenle dişlerinizi söküp, ölü bedeninizi inceleyecekler. Kuzeyde savaşıp, lağımcı olacaksınız. Dilencilerin arasında dolaşıp para toplamanın esrarlarını görecek, kitapların varlığını hissedeceksiniz. En sonunda da soluğu teşkilatta alıp asıl sırrın varlığını -boşluğunu- göreceksiniz.
"Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikayet ve beyan etmişlerdir ki, kun-ı kainattan 7079, İsa Mesih’ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı." diye başlamasından ve kurgunun karmaşıklığından korkmamak gerek. Emin olun ki eseri bitirince her şey yerli yerine oturacak.
Bu kitap anlatılmaz, anlatılsa tamamlanmaz. Kim ki başına geçip de dinlerse kitabı, o zaman anlar bunca insanı heyecanlandıranı. Ve son olarak "Rendekar'a" karşı çıkarcasına der ki Uzun İhsan Efendi, "Düşünüyorum, ama sadece ben var değilim. Düşündüğüm için asıl sizler varsınız; sizler ve içinde yaşadığınız dünya."