Yaşam biçimleri, bireylerin içinde bulundukları toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasal koşullar doğrultusunda şekillenen davranış, tercih ve alışkanlıklar bütününü ifade etmektedir. Toplumun kadın ve erkeklere yüklediği toplumsal cinsiyet rolleri, bireylerin yaşam biçimlerinin oluşumunda önemli bir etkiye sahiptir. Özellikle ataerkil toplum yapılarında kadınların yaşam alanları, eğitim olanakları, çalışma hayatına katılımları ve sosyal ilişkileri belirli normlar çerçevesinde sınırlandırılabilmektedir. Bu durum kadınların yaşam biçimlerini doğrudan etkileyerek onların kamusal ve özel alandaki deneyimlerini şekillendirmektedir.
Feminist kuram açısından değerlendirildiğinde yaşam biçimleri, yalnızca bireysel tercihlerden oluşan bir yapı değil, aynı zamanda toplumsal güç ilişkilerinin ve eşitsizliklerin yansıdığı bir alan olarak görülmektedir. Kadınların eğitim düzeylerinin yükselmesi, ekonomik bağımsızlık kazanmaları ve toplumsal hayata daha aktif katılım göstermeleri, geleneksel yaşam biçimlerinin dönüşmesine katkı sağlamaktadır. Bu dönüşüm süreci, kadınların kendi kimliklerini oluşturabilmelerine, bireysel kararlarını özgürce verebilmelerine ve toplumsal yaşamda daha görünür hâle gelmelerine olanak tanımaktadır. Dolayısıyla yaşam biçimleri, toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.