Schopenhauer’in mutluluk anlayışı da bu ontolojik çerçeveyle doğrudan ilişkilidir. Ona göre mutluluk, pozitif bir durumdan ziyade, acının geçici olarak yokluğudur. Bu nedenle insan yaşamı, “acı ile can sıkıntısı arasında salınan bir sarkaç” metaforuyla açıklanır. Arzu edildiğinde elde edilemeyen şey acıya, elde edildiğinde ise anlamını yitiren şey can sıkıntısına yol açar. Bu döngü, insanın sürekli bir tatminsizlik hali içinde kalmasına neden olur. Dolayısıyla Schopenhauer, klasik anlamda ilerleme, gelişim ya da kalıcı mutluluk fikrine eleştirel bir mesafede durur.
Bununla birlikte Schopenhauer’in düşüncesi yalnızca karamsar bir tablo çizmekle sınırlı değildir; aynı zamanda etik bir çıkış yolu da önerir. Bu noktada “merhamet” kavramı merkezi bir rol oynar. Ona göre birey, kendi varoluşsal acısını kavradıkça başkalarının acılarına karşı daha duyarlı hâle gelir. Bu duyarlılık, bireyler arasında etik bir bağ kurulmasını sağlar. Schopenhauer’in merhameti ahlakın temeline yerleştirmesi, bireyler arası ilişkilerde rekabetçi ve çıkarcı anlayışlara karşı alternatif bir etik model sunar.
Bu düşünceler, modern bireyin yalnızlık deneyimiyle de örtüşür. Schopenhauer’in “Yalnızlık, büyük zihinlerin kaderidir.” ifadesi, entelektüel farkındalığın bireyi toplumsal yüzeysellikten uzaklaştırdığına işaret eder. Bu bağlamda yalnızlık, bir eksiklikten ziyade, bilinç düzeyinin bir sonucu olarak değerlendirilir. Ancak bu durum, bireyin toplumsal ilişkilerden tamamen kopması gerektiği anlamına gelmez; aksine, daha seçici ve derinlikli ilişkiler kurma ihtiyacını ortaya koyar.
Sonuç olarak Schopenhauer’in felsefesi, insan doğasını idealize etmekten ziyade, onun kırılganlıklarını, çelişkilerini ve sınırlarını görünür kılan bir düşünce sistemidir. Onun yaklaşımı, modern bireyin varoluşsal