Bir ruh aradım, bana benzeyen bir ruh; bulamadım. Yerin her köşesini didik didik ettim; boşuna. Ama yalnız kalamam. Yüreğini ıssız çöle çeviren düşünceleri bırak artık; ateşten daha yakıcıdır onlar.
“Yarının hiçlik olması tehdidiyle mutlu olamam ve olmayacağım. Derin bir hakaret bu… Bu yüzden, beni acı çekmem ve yok olmam için, fikrimi sormadan ve küstahça var eden bu doğayı; su götürmez davacı, savcı ve davalı rolümle, kendimle birlikte mahkûm ediyorum… Doğayı yok edemediğim için de, sadece kendimi yok ediyorum, hiçbir suçlunun bulunmadığı bir tiranlığa katlanmaktan bezmiş olarak…” (3)
"Ve Tanrım ne soğuk"
diye yazmaya başladı keşifler.
Yalnızca güldüklerinde acıyordu
yürekleri buzula bağlı kaderleri,
Daha kurulmamıştı yanık süt kokulu kanı bozuk kentler,
Onlar, zaman yüzünün yokluğunda
Uçuşun, anın, avcının ve avın karanlık çağrısında
Tükenmeye başlayan kıvılcımın peşinde,
Acı sarsağı bir kızıllıkta ve yoksul mavilikte
Bir akışı dürttüler boşuna,
Çünkü düzdü tabaklar, teller, ölümler
Kendi kendileriyle çiftleştirilmeyen bir
Upuzun kamburlar sanatında.
Onun bedeni bir tımarhane.
İçinde çok işçi, deli ve çalışkan!
Onun bedeni bir kule.
İçinde çok basamak, karanlık ve nemli.
Güldürerek çıkarır merdivenlerden,
Ağlatarak indirir aşağı!
Onun bedeni bir küre.
Yüzeyi çok giz, parlak ve akışkan.
Döndürdükçe gösterir çarpıtmaz,
Zamana saygılı ve acıyan…