Kitabı okurken başlarda çok sıkıldım. Lars’ın zihninde sıkıştım kaldım. Onun zihni, sürekli kıyıya vuran ama asla geri çekilmeyen denizin dalgaları gibi; aynı kelimeler, aynı korkular ve aynı imkansız aşk kıyıya vurup duruyor. Onun için dünya, sadece renklerin ve ışığın birbirine karıştığı o kısa andan ibaret. Lars, bir ressamın gözlerine sahip olmanın ağır yükünü taşıyor; kimsenin göremediğini görüyor. "Ben iyi resim yapıyorum, diğerleri resim yapamıyor." diyen, yaşadığı sanrılarla Tanrı’nın ışığını ve deliliğin siyah ve beyaz rengini keşfediyor. Toplumun dışına itilmiş, başlarda bir adada yalnız kalmış, boya yaptığı kömür ve kıyıya vuran tahtaları arkadaş edinmiş. Kendi zihninin dehlizlerinde kaybolan bir çocuğun, dünyayı anlamlandırmak için sığındığı tek liman resim yapmak olmuş. Lars'ın sıkıcılığına ortak olduğumda, aslında onun yalnızlığına da ortak oldum. Sonunda ona kızmayı bıraktım, onunla beraber üzülmeye başladım. Lars, sadece akıl sağlığını yitirmiş bir sanatçı değil; anlaşılamamış, saf ve çocuksu bir sevilme arzusuna sahip bir sanatçı. Kitabı bitirdiğimde yalnızca bir ressamın trajedisini değil; o mor kadife takımın altına saklanmış, aşık ama kırgın ruhu da gördüm. Jon Fosse, tekrarlarıyla bizi Lars’ın zihnine öyle bir hapsediyor ki; sonunda onun deliliği bizim gerçeğimiz oluyor.