Okudum hayatım, okudum, ben de okudum. Senin ilk ürününden söz ediyorum. Okuyunca az kala adam oluyordum. Az kala. Sonra düşündüm taşındım, namussuz kalmayı tercih ettim. Böyle işte ...
Tipi yatıştı, yol aydınlandı.
Gece binlerce donuk gözle bakıyor...
Ansızın ihtiras dolu bir sesin
Çıngırağa uyarak konuştuğunu duyar gibiyim
Göğsüme yaslanıp dinlenmek için
Sevgilim ne zaman, ne zaman gelecek!
Tatlı hayat bu! Sabahın ilk güneşi
Penceremin buzlu camında titreşirken
Meşeden masada semaverim kaynıyor,
Sobam çıtırdayarak, köşede renkli perdenin ardındaki
Yatağımı aydınlatıyor.
Birdenbire aynı sesin
Çıngırağa uyarak hazin mırıltısını duyarım:
‘Eski dostum nerede?’ Korkarım,
Geri dönüp de bana sokulup sarılmasın!
Bu hayat da ne ki!.. Dar, karanlık odam
Sıkıntı dolu; pencereden rüzgâr giriyor...
Dışarıdaki tek vişne ağacı bile
Donmuş camdan görünmez oldu.
Belki çoktan ölmüştür.
Hayat mı bu! Perde soluklaştı;
Odamda hasta dolaşıyor, aileme gidemiyorum.
Ne azarlayanım, ne sevgilim var...
Yalnız kocakarının dırdırı...
Son derece iyi, ama zayıf, sinirli kişilerde ara sıra hep öyle olur; iyiliklerine rağmen üzülmek, öfkelenmek, onları sanki sarhoş eder bundan zevk alırlar ve mutlaka başkalarına, suçsuz, çoğunlukla da en yakınlarından birine çatarlar. Örneğin kadınlar, ortada incir çekirdeği dolduracak bir sebep yokken kendilerini mutsuz, kırgın hissetmek ihtiyacı duyarlar. Pek çok erkek de böyle durumlarda kadınlara benzer, üstelik ruhça zayıf, kadın tabiatlı erkekler de değildir bunlar. İhtiyar sebepsiz yere hır çıkarmak istiyor, bu isteğini yenemediği için üzülüyordu.