Fakat, vaktaki o benden kaçmaya başladı, ben kovaladım. Hem nasıl kovalayış monşer, hem nasıl kovalayış! Hudutlar aşıyordum, memleketten memlekete koşuyordum ve yanına vardığım vakit de nefesim tıkanıyor, soluk soluğa
kalıyordum, bir şey söyleyemiyordum, yalnız diyordum ki: ‘Bırak seni seveyim. Bırak seni seveyim. Sen istediğini yap, istediğini sev; fakat, müsaade et ki, ben daima yanında bulunayım.’ Zira, onun yanından ayrılır ayrılmaz, sanki havasız kalıyordum, tıpkı sudan çıkarılan balık gibi can çekişmeye başlıyordum. Bilseniz bu ıstıraptan kurtulmak için ne zilletlere katlandım, ne zilletlere... Herkes sanıyordu ki, ben bilerek, ben isteyerek göz yumuyorum; vallahi billahi herkes öyle sandı... O kızıl saçlı kız, bir ateşin önünde duran bir cadı gibi, beni yerden yere, çukurdan çukura sürüklenir gördükçe, otuz iki dişini birden gösteren bir gülüşle gülüyor ve memnuniyet mesamelerinden fışkırıyordu. Azizim, aşk, bir izzetinefis meselesi, bir izzetinefis yarasıdır. Ondan, mutlaka intikamımı alacağım, mutlaka...