Nietzsche yaşasaydı, hiperaktif insandan nefret ederdi. Çünkü ona göre “sükunet”i koruyan “güçlü ruh”tur, “yavaş devinir” ve “fazlasıyla canlı her şeye karşı bir isteksizlik duyar. Nietzsche Böyle Buyurdu Zerdüşt’te şöyle der: “Çılgınca çalışmayı ve hızlıyı, yeniyi, yabancıyı seven herkese — kendinize pek katlanamıyorsunuz, çalışkanlığınız kaçıştır ve kendinizi unutma isteğinden başka bir şey değildir. Eğer hayata daha çok inansaydınız, yaşadığınız an bu denli büyülemezdi sizi. Ama içinizde bekleyecek muhteva yok hatta siz tembellik bile edemezsiniz!
Schmitt için büyük politikanın zirve noktaları düşmanla bir barışma ya da anlaşmanın başarıldığı anlar değildir, “düşmanın tüm somut gerçekliğiyle düşman olarak tanındığı anlar”dır.
Diyalog ve uzlaşı değil savaş ve kavgadır politikanın temeli: “Tayin edici olan, her zaman ve sadece çatışmadır.”
Çatışmaların çözümü değildir politik olan, çatışmanın ardındaki düşmanlıktır.
Ödüllendirme krizini ortaya çıkartan bir diğer faktör de günümüzdeki üretim ilişkileridir. Yapılmış, bitirilmiş bir işin sonucunu nihai bir eser kılığında görmek artık pek mümkün değildir. Günümüzün üretim ilişkileri tam da bu bitirmeyi engeller. İnsan daha çok ucu açık bir çalışma içindedir. Bir başı ve sonu olan bitirme biçimleri noksandır.
Sennett de ödüllendirilme krizinin ardında narsisistik bir bozukluk ve Öteki’yle bağın yitiminin yattığını düşünmektedir: “Bir karakter bozukluğu olarak narsisizm, insanın kendine derin sevgisinin tam zıddıdır. Kendine dalmak ödüllenme sağlamaz, acı verir. Kendi ve Öteki arasındaki sınırın silinmesi, Kendi’nin hiçbir zaman yeni, ‘farklı’ bir şeyle karşılaşmayacağı anlamına gelir. Narsisist birey, yeni ve farklı olanı, onda Kendi’ni bulana kadar mas edip dönüştürür — ve bu Öteki’ni veya Farklı Olan Şey’i önemsiz hale getirir. … Narsisist tecrübe değil bir yaşantı peşindedir — karşısına çıkan her şeyde kendini yaşamak ister. İnsan Kendi’nde boğulur…”