Sözün özü, insanın yaratılış gayesi, Allah’ın kulu ve halifesi olarak varlık emanetine sahip çıkmaktır. Hayatın anlamı aşkın ve mutlak hakikate -Cenab-ı Hakk’a- bağlanmak ve O’nun sevgisini ve rızasını kazanmak için kendisine verilen emanete sadakat göstermektir. Ancak kendisinden emin olunan insan dünyaya eman, selam ve huzur getirebilir.
Molla Sadra hayatı aşan ve böylece onu bütünleyen bilginin “takva medresesi”nde öğretildiğini söyler: “Gerçek ilim ve ahiret bilgisi ancak dünya (arzusundan) uzaklaşmak ve Allah’a doğru yola çıkmak suretiyle elde edilir. Bu bilgi, dünyaya rağbet edenlere verilmez çünkü manevî zevke ve keşif yoluyla elde edilen makamlara dayanır. Ahiret bilgisi, dünya sevgisini kalpten çıkartarak, heva ve heveslerden uzak durularak elde edilir. Bu ilim ancak takva medreselerinde öğretilir.”
Var olmak, bulunmayı istemektir. Neyi bulmak istiyorsak, onun tarafından bulunmayı arzularız. Bulduğumuz şey ile bizi bulan şey arasında uyum varsa, huzur ve bütünlük nasibimiz olmuş demektir. Bulduğumuz şey ile bizi bulan şey iki farklı dünyaya aitse, o zaman bir boşluk hissi doğar içimizde. Hüzün, keder, gam belki de büyük bir dram. Başımıza bu hâl geldiğinde de aramaya devam etmek zorundayız. Bizi kimin yahut neyin bulduğuna biz karar veremeyiz. Ancak umabiliriz. Bulmayı be bulunmayı ummak da insan oluşumuzun bir parçasıdır.