İnsan genelde hayatı şöyle düşünür:
“Ben doğru adımı atarsam, karşılığında doğru sonuç gelir.”
Bu düşünce kulağa çok mantıklı gelir. Çünkü zihnimiz düzeni sever. Sonucu baştan bilmek ister. Belirsizlik onu huzursuz eder. O yüzden hayatı çoğu zaman bir makine gibi hayal ederiz:
Kolu çeviririz, aynı çıktı gelsin isteriz.
Ama hayat böyle işlemez.
Doğada, sokakta, ilişkide, işte… İçinde insan olan hiçbir yerde aynı koşullar birebir tekrar etmez. Aynı cümleyi iki farklı gün söylersin, bambaşka iki sonuç çıkar. Aynı teklifi iki farklı insana sunarsın, biri kapıyı açar, diğeri yüzüne kapatır. Aynı emeği iki farklı dönemde verirsin, biri karşılığını bulur, diğeri sessiz kalır.
Buradaki kırılma şudur:
Biz hâlâ “hesapla yürüyen” bir dünya beklerken, aslında “akışla yürüyen” bir dünyanın içindeyiz.
İşte bu noktada hız ve uyum devreye girer.
Hayatta çarpışmaların çoğu niyetten değil, hız farkından olur.
Bir insan için “iyi niyet” çok şey ifade ederken, öteki için onu ilgilendiren tek şey “tempo”dur. Sen hızlısındır, o yavaştır. Sen hemen karar verirsin, o düşünmeden adım atmaz. Sen risk almayı seversin, o güven ister. İkiniz de kötü değilsinizdir. Ama hızınız aynı olmadığı için, bir süre sonra kopukluk başlar.
Bu kopukluk önce küçük işaretlerle gelir:
Mesajlar gecikir.
Cümleler kısalır.
Bakışlar eskisi kadar uzun sürmez.
Sonra insanlar “ne oldu?” diye birbirine bakar.
Aslında olan şudur: Aynı hızda uçmuyorlardır artık.
Hayatta kalabalıklar halinde hareket eden her şey uyumla yaşar. Kendi başına değil, diğerine bakarak form alır. Kimsenin bir sonrakini “kontrol etmesine” gerek yoktur. Tek şart vardır: Hızını diğerine göre ayarlamak.
İnsan ilişkilerindeki en büyük yanılgı şudur:
“Haklıysam uyum da benimle gelir.”
Oysa çoğu zaman haklı olan değil, uyum sağlayabilen ayakta