Küçük İstavrit, yiyecek bir şey sanıp, hızla atıldı çapariye. Önce müthiş bir acı duydu dudağında. Gümbür gümbür, oldu yüreği. Sonra hızla çekildi yukarıya. Aslında hep merak etmişti: Denizlerin üstünü. Neye benzerdi, acaba gökyüzü? Bir yanda büyük bir merak. Bir yanda ölüm korkusu... “Dudağı yarıklar" denir ya, şanslıdır onlar. Hani görüp de gökyüzünü, insanı... Oltadan son anda kurtulanlar. Ne fayda, balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu. Küçük İstavrit, anladı yolun sonu. Koca denizlere sığmazdı yüreği. Oysa şimdi yüzerken, küçük yeşil leğende, Cansız uzanıvermiş dostlarına değiyordu minik yüzgeci. İnsanlar gelip geçtiler önünden. Bir kedi yalanarak baktı gözünün içine. Yavaşça karardı dünya. Başı da dönüyordu. Son bir kez düşündü derin maviyi. Beyaz mercanı, bir de yeşil yosunu... İşte tam o anda, eğilip aldım onu. Yürüdüm deniz kenarında. Bir öpücük kondurdum başına. İki damla gözyaşından ibaret Sade bir törenle saldım denizin sularına. Bir an öyle bakakaldı. Sonra sevinçle dibe daldı.
Gönül meselesinde beyin avcının oltasına takılmış istavrit gibidir.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
İstanbullu için istavrit kedi balığıdır. Balık pazarında balık alırken, balıkçıya “evdeki kediye de şuradan biraz istavrit ver”denirdi. Bu mevzuyu rahmetli Eser Tutel, artık yayınlanmayan İstanbul dergisinde, balık kültürü ile ilgili bir yazısında hoş bir şekilde anlatır. Yorgo Aivali
Yaşlı oltacı kendine sessiz sakin bir koy seçmişti. Yalnız kalmayı sever gibiydi. Haftada birkaç gün balığa çıkardı böyle. Balık tutmayı babası,pişirmesini çok küçükken annesi öğretmişti. Her şeyi nizamiydi. Oltası,kovası yemi,hatta ayağındaki çizmesi... Rızkım varsa ulaşır,derdi. Bir gün dahi denizden,rızkı verenden şikâyet etmezdi. "Bismillah" demeden oltasını atmazdı. Yine öyle yaptı. Uzun sürmedi...Kocaman bir somondu nasibi. Sonra değişik balıklar da takıldı oltasına: istavrit, mezgit,lüfer... Öğlen olmadan tasını tarağını toplar, yollanırdı eve doğru. Giderken büyük balıkçıların konuşmalarını duydu. O gün kafes yırtılmış ve yüzlerce balık karışmıştı deryaya. Hepsinin pazara çıkmaya hazır somon olduklarını da duydu. Kovasındaki en iri balığın somon olduğu geldi aklına. Evet ,dedi. Bu balıkta başkalarının emeği var. Nasıl kaybolan bir ineği sahiplenemezdi,öyle de bu balığa da sahip olamazdı. Adamların yanına vardı. Anlattı yaşlı oltacı olanları. Balığı onlara vermek istedi. Benim değil bu, sizin; lütfen alın!.. Deli Filozof
İstanbul Panoraması
Balıkçı Kadri: Buyurun taze istavrit, Haliç’in incisi! Sabah serininde ağ atar, akşam ekmeği çıkarırım. Kavuklu: Usta, balığın tazesini bize ver; bayatını vezire sat gitsin! Balıkçı (güler): Hele şu adama bak! Vezir de, padişah da bizim ağımıza düşenle doyar. Deniz, fakire de zengine de aynı nimeti sunar. Çelebi: Gör ey seyyah, işte İstanbul’un sırrı: Denizden gelen rızık, saraya da halka da yeter. Yusuf Özer
Alıntı
Bu Marmara Denizi bu kadar kirli olmak zorunda mı ? Havası da denizi de çok kirli..Deniz maviliğini yitirmiş hava desen yine gri tonlarında.. 1960'lı yıllarda 125 balık cinsinden geriye sadece 5-10 balık türü kalmış..Direnç gösteren türler: İstavrit, Lüfer, Kolyoz ve Kefal ile dip balıklarından Mezgit 🤷🏻‍♀️
1000Kitap