Zaten Oblomov yaşlandıkça, kendisine bir çocuk utangaçlığı geliyordu. Dışarı ile bağlantısı azala azala kendi ha yatının dışında kalan her şeyden ürküyor, çekiniyordu. Ama odasının tavanındaki çatırtılardan korkmuyordu; onlara alışmıştı. Odasındaki kapanık havanın, bütün gün dört du var arasında oturmanın sağlığına gece rutubetinden daha za rarlı olacağını, durduğu yerde yemek üstüne yemek yemenin insanı yavaş yavaş çökerteceğini düşünmüyordu; çünkü bunlara alışmıştı; alıştığı şeylerden korkmuyordu. Alışmadı ğı şey, hareket etmek, hayata karışmak, adam görmek, öte ye beriye koşmaktı. Fazla kalabalıkta boğulur gibi oluyordu; bir kayığa binse, bir daha karaya ayak basamayacağı kurun tusuna kapılıyordu; arabaya binse atlar gemi azıya alıp ka çacaklar sanıyordu. Bazen delice korkulara düşüyor, çevre sindeki sessizlikten ürküyor, şaşırıp kalıyor, vücudunu so ğuk ürpermeler sarıyordu. Gözleri karanlık bir köşeye sap lanıyor, oradan bir hayalet çıkıverecek saniyordu.