Issız ortamlara doğru hiç şaşırmayan pusulasını takip etmeyi seven bir “saunterer” olan ben, yine doğanın yönlendirmesiyle elimde bu kitabı buldum. Daha doğrusu, Thoreau’nun natüralist felsefesiyle baş başa buldum kendimi.
Kitap kısa ve tek oturumla bitirilebilecek, aslında Thoreau’nun bir söyleşisine aittir. Kendisini ‘yürüyen’ bir adam olarak tanıtır.
“Bu mesleğin sermayesi olan boş vakit, özgürlük ve bağımsızlığı hiçbir servet satın alamaz.”
“Yürüyüşçü olunmaz, yürüyüşçü doğulur.”
“Dışarıda ne kadar çok kalırsak düşüncelerimizde de o kadar fazla hava ve gün ışığı olacaktır.”
“Yepyeni bir manzara benim için büyük bir mutluluk kaynağıdır”
Her şeyden uzaklaşarak, bizi zehirleyen hayattan, dinden ve politika işlerinden uzaklaşarak boş kafayla doğanın belirlediği pusulaya göre yönelmek… Günlü ilaç dozu betimlemesi de… Hepsi gerçekmiş…
“Yarım saat içinde bir yıl boyunca kimsenin uğramayacağı yerlere yürüyebilirim ve orada siyaset yoktur çünkü politika puro dumanı gibidir.”
Tabi pek mümkün değil artık uğranılmayan yerlere ulaşmak. Şehirleşme bizi adeta hapsetmiş, gerçek özgürlükten mahrum bırakmıştır. Ormana gidecek yol bile yok, uğruna yaratıldığımız ‘doğa anamızı’ öldürdüler bilmem neyin ürünleri üvey anayla değiştirdiler. İlginç bulduğum şeyse Thoreau’nun benim yakınmalarımdan pek uzak olmayan yakınmaları dile getirmesidir. Lanet olsun sanayi devrimine.
“Ben eski peygamberler ya da şairler gibi, Manu, Musa, Homeros ve Chaucer’in yürüdüğü gibi, doğaya doğru yürürüm.”
Tabi kitabın ilerleyen sayfalarda Thoreau kendinden geçer ve birazcık saçmalamaya ve kendisiyle çelişmeye başlar…
“...size garip ve saçma gelebilir ama kendimi eninde sonunda ve kaçınılmaz bir şekilde güneybatı yönüne, o yöndeki bir koruluk ya da çayıra, terk edilmiş bir meraya ya da bir tepeye