Eğer en sevdiğim ilk üç kitabı sıralayacak olsam hiç düşünmeden bu kitabı başa koyabilirim sanırım. Montag’ın yaşadığı tüm bu maceraya dâhil olmak gerçekten inanılmaz bir his. Anlatılanlar kanıma o kadar işledi ki, Montag’in kaçış sürecinde heyecanlanmadan edemedim. O an onun bir parçası olmuş, onunla koşuyor gibiydim.
Pekala her şey Clarisse McClellan’ın Montag’ın karşısına çıkarak onu sorularıyla uyandırmasıyla başlıyor. Tam bir kıvılcım niteliğinde. Bir maceranın başlangıç kıvılcımı. Bana kalırsa Montag zaten diğerlerinden farklıydı, en başından beri, yoksa bu kadar kolay olamayabilirdi. Birkaç sefer, bu yeterli olmuştu.
Onun için zevk olan yakmak gün geçtikçe başka bir şeye bürünecekti. Tüm bu sorgulamalar, zamanlamalar, yaşananlar ve yaşanacak olanlar.
Şu anda distopik olan bu tasarıyı her ne kadar zihnimde oturtup, kabullenemesem bile kaçınılmaz son budur diyebilir miyiz? Engellenemeyecek olan.
Montag en başta her gün aynı yatağı paylaştığı karısı Mildred’e aşık değil. Birbirlerinden bir haber, Mildred’ın tüm ‘varı’ ve ‘yoğu’ duvarlardan ibaret. Kulağında bir sesli-Denizkabuğu. Mildred bu kadardı. Daha fazlası olamazdı, bulundukları toplumun bir parçasıydı.
Montag iş yerine de ait değildi. Oranın bir parçası değildi. Olamıyordu. Zaten uzun sürmedi iplerin kopması. Mekanik Tazı her şeyin farkındaydı. Birileri farkında olmasını sağlamıştı ki bu da başkalarının da olanlardan haberi olduğu anlamına geliyordu.
Yol bir şekilde onu Faber’a götürdü. Ona ışık olabilecek birine. O saatten sonra her şey rayından çıkıyor mu demek doğru olur yoksa rayına oturuyor mu siz karan verin.