Her mutluluk, öncesinde mutlaka az da olsa çaba gerektirir. Kitap okumak, bir müzeyi ziyaret etmek ya da parkta güzel bir yürüyüş yapmak, bunların hepsi için bir adım atmak gerekir. Bunlar, hareket gerektiren keyiflerdir.
Günlük gazetelerden edindiğimiz yapay heyecanlar, beş kıtadan gelen çeşitli haberlerin rahatlıkla okunabilmesi, insanların kitap okumanın gereksiz olduğunun düşünmelerine sebep olmaktadır.
Sonuç olarak, karakterin tümüyle doğuştan geldiğini onaylamak demek, hayatımız boyunca bize etki eden her şeyi, deneyimlerimizi, eğitimimizi, tüm insanlığı kabul etmemek anlamına gelir. Karakterin doğuştan olduğuna inanmak demek, onu hiçbir şekilde değiştiremeyeceğimizi kabullenmek demek olur. Biz, tam aksine, bir hissin ya da düşüncenin güçlendirilebileceğini, değiştirilebileceğini ya da baskılanabileceğini söylüyoruz. Eğer tüm insanlık, bilinçaltında bu görüşe sahip olmasaydı, çocuklarımızı yetiştirmek için bunca zahmete girmeyecektik. Doğanın onlara zaten değiştirilemez bir karakter verdiğini düşünecek ve bu ruhları şekillendirmek için hiçbir çaba göstermeyecektik.
İnsanın gerçekten mutsuz olmasına imkân var mı? Mutluluğun ne olduğunu bir kere tatmışsam, kederin, elemin ne önemi kalır? Bir ağacın önünden geçen insan, nasıl olur da mutluluğa kaptırmaz kendini? Bir insanla konuşurken onu sevmenin verdiği mutluluğu duymamak elde midir? Ah ben söylemesini beceremiyorum. Yoksa adım başı rastladıklarımızın, yolunu şaşırmış insanların bile hayran olunacak ne güzellikleri var... Bir çocuğa, güneşin doğuşuna, yeşeren otlara, sizi sevenlere çevirin gözlerinizi...
Yalnız şunu unutmamalı ki dâhice ya da yeni bir düşünceyi, hatta kafada doğabilecek herhangi bir ciddi fikri ciltler dolusu kitapla, otuz beş yıl da anlatsanız bunu başka insanlara tam olarak aktarmayı başaramazsınız. Kafanızın içinden bir türlü çıkmak istemeyen, ölünceye dek sizinle yaşayacak olan şeyler mutlaka vardır. Böylece de düşüncenizin belki en özlü kısmını kimseye aktaramadan göçer gidersiniz.