Apayrı bir çağda yaşıyoruz. Çetin, korkulu bir çağ. Ne barıştayız, ne savaşta. Toplum değişiyor, batı uygarlığı yerini bir başka uygarlığa vermek üzere değilse bile, köklü bir değişme içinde. Nazi cinayetlerinin aşırılığı insanların bilgeliğine, iyi niyetine beslediğimiz büyük umudu kökünden sarstı. Birbirine eklenen bütün bu gerçekler, çağımızı bütün çağlardan ayırıyor.
Ya politika, o da insanların yaşam güçlüklerine, yıkımlara, tehlikelere birlik beraberlik içinde karşı koyma çabası değil midir? Politikanın hep yanılması, savaş, zorbalık, hegemonya gibi kötü çözüm yollarına sapması; şaşkınlık ve budalalık içinde hep hatalara, suçlara yönelmesi, tek deyimle tıpkı insanın kendi bilinci gibi, politikanın da içten ayrılıklar, karşıtlıklar içinde çırpınması, aynı etkenin aynı sonucu vermesinden ileri gelir. Bâbil kulesinin duvarcıları bir daha birleşemeyecek kadar birbirlerinden ayrılmışlar, kendi benliklerine kapanmışlar, birbirlerinden korkar, kuşkulanır olmuşlardır, gece karanlığında birbirlerini ararlar ama birlik kurma olanağı yitirmişlerdir.
Yüz bin yıldır insan düşüncesi bir bilinçten öbür bilince akıp karışabilseydi, Platon'un, Arşimed'in, Descartes ya da Einstein'in düşüncesi kendi bilinçlerinde dile gelir gelmez, Po ya da Tuna kıyılarında yaşayan en yoksul köylünün kafasına aktarılabilseydi, denizin bütün bir koyada, en ufak bir bükede yayıldığı gibi yayılabilseydi, birinin bulduğu doğru, öbürünün ortaya çıkardığı yanlış o saat herkesin malı, bilgisi, usu olsaydı; Babil kulesi çoktan göğe yükselmiş, ulaşılmaz sırlarıyla doğa çoktan insanlar savaşı bırakır; yemişleri koparmak, yiyip içmekle geçirirlerdi günlerini...